femdom-mania.net femdom-scat.net hot-facesitting.com
Türkiye’nin 17 yıllık yıkım tarihi Reviewed by Momizat on . Bundan 17 yıl önce 3 Kasım 2002’de AKP iktidara geldi. Bu süreçte devlet ele geçirildi, yeni bir rejim kurdu. Buna karşın, kendi istediği gibi bir toplumu inşa Bundan 17 yıl önce 3 Kasım 2002’de AKP iktidara geldi. Bu süreçte devlet ele geçirildi, yeni bir rejim kurdu. Buna karşın, kendi istediği gibi bir toplumu inşa Rating: 0
Buradasınız: AB Haber » Haberler » Türkiye’nin 17 yıllık yıkım tarihi

Türkiye’nin 17 yıllık yıkım tarihi

Bundan 17 yıl önce 3 Kasım 2002’de AKP iktidara geldi. Bu
süreçte devlet ele geçirildi, yeni bir rejim kurdu. Buna karşın, kendi istediği
gibi bir toplumu inşa edemedi. Edemeyecek. AKP’de vücut bulan ne varsa, ona
itiraz eden milyonlar da var. İktidar, durdurulamaz bir iniş içinde. 17 yıl
içinde kurduğu her şey aşağıya doğru gidiyor

AKP, 3 Kasım 2002 seçiminde yüzde 34 oy alarak 550
sandalyeli Meclis’te 365 milletvekiliyle tek başına iktidar oldu. Bu tarih aynı
zamanda bugün de devam eden baskı ve talan döneminin de başlangıcı oldu. Aynı
seçimde sadece Deniz Baykal’ın CHP’si yüzde 10’luk barajı geçebilmişti. Ne
tesadüftür ki DYP 9.5, MHP 8.4, Genç Parti 7.2 oy alarak parlamento dışında
kaldı. Seçim öncesi gerçekleşen ve sonraları çok tartışılacak ittifak
görüşmeleri de oldu. Örneğin ANAP-DYP arasında neredeyse bağlanan ittifak,
nedeni anlaşılmaz şekilde bir anda bozuldu ve iki parti aynı anda baraj altında
kaldı. Üçüncü bir partinin Meclis’e girme durumunda tek başına iktidar şansını
yitirecek AKP bu garip ‘tesadüf’ler eşliğinde neredeyse Anayasayı
değiştirebilecek Meclis çoğunluğuna ulaştı. Sonrası malum. Seçim öncesi kurulan
Cemaat ittifakı iktidar olanaklarıyla birlikte aldı başını gitti.

BAYKAL’I VE LİBERALLERİ UNUTMAMAK LAZIM

Tabii bu arada sistemin daha iyi işlemesi için bazı
çapakların temizlenmesi lazımdı. Bunlardan biri de siyasi yasağı nedeniyle
milletvekili olamayan Erdoğan’ın başbakan olmasaydı. Bu konuda da devreye
dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal girdi ve sorun çözüldü. Yine garip bir
tesadüf olarak 7 Haziran seçimlerinde çoğunluğunu kaybedip sıkıntı yaşayan
Erdoğan’ın imdadına köşke koşarak giden Baykal’dan başkası değildi. Daha çok
günahı olsa da Baykal faslını burada kapatalım.

Hiç kuşkusuz Erdoğan, en büyük desteği 12 yıl boyunca
iktidar ortaklığı yaptığı Gülen Cemaati’nden aldı. Ülkenin tepeden tırnağa,
medyasından orduya, eğitimden sağlığa, iş dünyasından sendikasına kadar yeniden
düzenlenmesinde Cemaat ‘esas adam’ oldu.

Cemaat dışında en önemli desteği “sol” liberallerden aldı.
En pespaye ve utanmazca yaptıkları eylemlerden biri de hiç kuşkusuz 12 Eylül
2010 Referandumu’nda yaptıkları ‘yetmez ama evet’ çıkışlarıydı. Bu ekibin bir
bölümü saf değiştirerek Erdoğan’a biat etti. Bazıları soluğu ABD’de, ağa
babalarının yanında aldı. Erdoğan’a biat etmeyenler cezaevinde. En utanmazları
ise ikbalini Davutoğlu’nda, Gül’de aramaya devam ediyor. Kürt hareketinin de 17
yıldır devam eden AKP iktidarıyla ittifak denilmese bile zaman zaman yakın
ilişki içerisinde olduğunu söylemek gerekiyor. Öcalan’ın İmralı notlarında bu
ilişkiyi “Erdoğan’a söyleyin iki kez onu kurtardık” diye özetleyecekti.

KIRILMA ANLARI

AKP iktidarı hiç kuşku yok ki kuruluşundan itibaren ABD’den
ve batıdan tam destek gördü. ABD’nin Ortadoğu politikalarını hayata geçirmede
mızrak ucu görevini büyük bir iştahla üstlendi. Bu ilişki iç siyasetin kırılma
anlarında da AKP’nin çok işine yaradı. Mart 2008 tarihinde yaşanan kapatma
davasında da ardından başlayan ekonomik krizde de, 2010 Referandumu’nda, 15
Temmuz Darbe Girişimi’nde de Batı sürekli Erdoğan’ın arkasında durdu. Üstelik
bu desteği Avrupa’da sosyal demokratlar ve yeşiller verirken ABD’de de
demokratlar iktidardaydı.

Dışarıdan gelen siyasi ve ekonomik destek içeride AKP’nin
elini çok rahatlattı. Yukarıda saydığımız kırılma anlarından çok rahat
başarıyla çıkarken, İslamcı-faşist rejimin inşası sayılabilecek adımları da
‘reform’ diye yutturabildi. Görünürde hiç engel kalmamıştı. Emniyet çoktan
denetime geçmişti. Ordu engeli Ergenokon davalarıyla aşılmıştı. Ardından
yargıda işi bitirdiler. İş dünyası çoktan yelkenleri suya indirmişti. Muhalefet
desen dünyadaki tüm iktidarların en çok isteyeceği türden varlığını koruyordu.
Unuttukları bir ek şey vardı. Halk.

Dinsel kuşatma

İktidara geldiği 2002 yılında geniş kesimlerin desteğini
almak ve dönemin egemenlerini tedirgin etmemek için İslamcı karakterini
gizleyen AKP, aradan geçen 17 yılda gerek devleti gerekse de toplumu gerici bir
anlayışla dizayn etti. Partinin yönetimi ele almasıyla ilmek ilmek örülen
dinsel kuşatma, yıldan yıla toplum açısından daha hissedilir bir nitelik
kazandı.

AKP’li yılların en belirgin özelliğinden biri toplumsal
tabanda tarikat-cemaat ağlarının artan etkisi oldu. Devletin neoliberal
dönüşümle sosyal karakterini kaybetmesinin ardından yoksul halk kesimleri
üzerindeki örgütlülüklerini artıran bu yapılanmalar, iktidarın toplum
tasarımına uygun bir atmosferin yaratılmasının kritik araçlarıydı. 12 Eylül
Darbesi’nden sonra, sol siyasetin etkisinin kırıldığı mahallelerde yoğunlaşan
tarikat ağları, emekçi sınıfların hayat koşullarına isyan etmeyen, şükürcü ve
tevekkülcü bir karaktere bürünmelerinde kilit rol oynadı. AKP döneminde meydana
gelen iş kazaları ve cinayetleri, dinsel geliştirilen iklime uygun olarak “Allah’ın
takdiri” olarak yorumlandı.Tarikat/cemaat yapılanmaları toplumsal alandaki
etkinliklerini bürokraside kendilerine sunulan kadrolaşma imkânlarıyla
pekiştirdi. Dinci örgütlerin en bilineni olan Fethullahçılar; yargı ve
emniyette kritik konumlar elde ettiler. Orduda da bir askeri darbe girişiminde
bulunabilecek kadar önemli mevzilere sahip oldular. 15 Temmuz 2016’daki darbe
girişiminin ardından ‘FETÖ’ olarak anılmaya başlayan bu hareket, devlette
yuvalanan tek gerici unsur değildi. Fethullahçıların yanı sıra Menzilciler,
Süleymancılar ve İsmailağa Cemaati gibi nice dinci yapı, belli bakanlıklarda
kadrolar kazandı. Büyütülen tarikatların devlet içinde kazandıkları güçle yarın
hangi işe soyunacakları bilinmiyor.

Eğitim başat aktör

İktidar din eksenli örgütlenmeleri eğitim alanında da başat
aktör haline getirdi. Ensar, İlim Yayma ve TÜGVA gibi kurumlar yürüttükleri
faaliyetlerle eğitimde ciddi bir ağrılık kazandılar. Bu yapılar, hem Eğitim
Bakanlığı’yla ortak protokoller imzalayarak sınıfların içlerine kadar girdiler
hem de düzenledikleri sosyal etkinlikler ve açtıkları yüzlerce öğrenci yurduyla
ülkede eğitimi kontrol edecek güce eriştiler. Türkiye’nin dört bir yanında dini
eğitim fiilen okul öncesi eğitime, hatta kreşlere kadar indirildi. MEB Diyanet işbirliği
ile okul öncesinde kreşlerde fiilen dini eğitim başladı. 463 ilçede, 4-6 yaş
arası 2 bin 53 kreş görünümlü Kuran Kursu açıldı. Dindar-kindar nesil yaratma
hedefi doğrultusunda fizik ve kimya kitaplarına dahi dinsel veriler yüklendi.
Okullara mescit zorunluluğu uygulamaya konuldu. Laboratuvarlar, kütüphaneler
mescitlere dönüştürüldü. Sayısı inanılmaz derecede artan imam hatiplerde, kız
çocuklarının başını örtmesi için ikna odaları oluşturuldu. 12 Eylül ve 28
Şubat’a sürekli atıfta bulunan MEB ikna odalarına kulak tıkadı. Din temelli
uygulamalar kamusal alanı da etkisi altına aldı.

Seküler yaşam biçimini kısıtlamak isteyen hükümet,
Anadolu’nun genelinde şehirlerin merkezlerindeki içkili mekanları ‘kırmızı
sokak’ uygulamasıyla şehrin çeperlerine sürdü. İçkili mekanların sayısı yıllar
içinde düşüş gösterdi. İstanbul Taksim’de düzenleme bahanesiyle mekânların
önündeki masa-sandalyeler kaldırıldı. Belediyelere ait işletmelerde de içki
satışına son verildi. 2013 yılında saat 22.00’den sonra marketlerin içki
satması yasaklandı. Önceleri belediyelerin belirlediği eğlence vergisini
belirleme yetkisi Maliye Bakanlığı’na devredildi. Eğlence vergisine oldukça
fahiş zamlar yapıldı. İçkiye getirilen yüksek ÖTV ile Türkiye bu alanda dünya
lideri oldu.

Türkiye’deki cami sayısı ise kontrolsüz bir şekilde arttı.
Camilerin artış sayısı, nüfus artış hızını da geride bırakarak 90 bine çıktı.
Diyanet’e bağlı cami sayısı, MEB’in 2016 yılına ilişkin yayımladığı Örgün
Eğitim İstatistikleri’nde 61 bin 201 olarak açıklanan toplam okul sayısını da
geçti. Bugün Türkiye’deki cami sayısı, dünyanı en büyük ikinci Müslüman
nüfusuna sahip ülkesi Hindistan’daki camilerin nüfusa oranından da fazla.

2017 yılında cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adıyla
kurumsallaşan ‘tek adam’ rejimi, dinsel dönüşümün zirve noktası oldu. Laikliği
rafa kaldıran, yurttaşlık fikri yerine tebaa kültürünü yaygınlaştırmayı
amaçlayan, iktidarını kutuplaştırma üzerine kuran ve muhalif kesimleri “dinsiz”
olarak gören AKP zihniyeti, çağdaş demokrasinin ilkelerini hiçe sayarak tüm
devleti ‘tanrısal’ yetkilerle donatılmış tek adamın şahsına indirgedi.

BAŞARAMADI ÇÜNKÜ…

turkiye-nin-17-yillik-yikim-tarihi-644797-1.

Çünkü biz vardık. Bu coğrafyanın yüzyıllara dayanan ilerici,
aydınlanmacı devrimci geleneği vardı. İtiraz eden, AKP’nin dayattığı yaşama
itiraz, yönetim anlayışına itiraz eden milyonlarca, kadın, genç emekçi doğa ve
yaşam savunucusu vardı.

Devlet bürokrasisi, yargısı, polisi, medyası, cemaati, sol
liberaline kadar herkesi arkasına alarak yürüyen iktidar bu büyük birikimin
direncini kırmayı başaramadı. Sokağa çıkma, gülme, çalışma denilen sadece
annelik rolü verilen milyonlarca kadın mor renkleriyle AKP karşısındaki en
güçlü barikat oldu. Üniversite sorularıyla birlikte gelecekleri de çalınan
liselilerin ayaklanmasını unutmak mümkün mü? Sonra ‘ODTÜ Ayakta’ diyen gençlere
tüm ülkenin amfilerinden yanıt geldi. Gençlerin Erdoğan’a itirazı çok güçlü
oldu. AKP iktidarının neoliberal politikalarına karşı bir an bile geri atmayan
emekçiler ülkeyi sahipsiz bırakmadı. Metal Fırtına’da, TEKEL direnişinde AKP
iktidarının nasıl sallandığını gördük. Cerrattepe’den Kaz dağlarına,
Antalya’dan, Aydın’a Ergene’ye kadar doğa ve yaşam savaşı verenlerin ne cüreti
ne cesareti tükendi.

‘HAZİRAN’ BIÇAK YARASI

Kuşkusuz AKP’yi gerileten nedenler ve olaylar sıralanacak
ise Haziran isyanına ayrı bir parantez açmak lazım. AKP iktidarını gerileten,
parti içerisinde çatırdamaya yol açan, kurduğu ittifakları parçalayan, yeni
toplumsal örgütlerin önünü açan isyan dalgası Türkiye’nin önümüzdeki 15-20
yılını etkileyecek sonuçlar üretti. Erdoğan ve AKP iktidarı bu durumun çok net
farkında. O yüzden ne zaman olumsuz bir iş başına gelse “geziciler” diye
başlıyor. Yüzde iz bırakan derin bir bıçak yarası gibi aynaya her baktığında
Haziran isyanını hatırlıyor.

YOLUN SONU

Güçlendi, her şeyi yuttu, şişti. Engellenemez, durdurulamaz,
yenilmez sanıldı. Evet, AKP 18 yıldır iktidarda. Devleti ele geçirdi. Yeni bir
rejim kurdu, kurmaya çalışıyor. Bu doğru. Ama en az bu kadar doğru daha var ki
o da kendi istediği gibi bir toplum inşa edemedi. Edemeyecek. AKP ve onda vucut
bulan ne varsa ona itiraz eden milyonlar var. Sadece Erdoğan ve partisi AKP
değil, 18 yıl içinde kurduğu her şey aşağıya doğru gidiyor. Bunun anlamak için
son bir hafta da medyada yaşananlara bakmak bile yeterli. Gelecekleri yok.
Seçim yenilgisinin ardından, 1 Nisan günü gazetemize attığımız manşet gibi. AKP
için yolun sonu.

***

Rant, özelleştirme, işsizlik: Borçlanma ekonomisinin sonu

Yarın yokmuş gibi borçlanan, aldığı borcu rant ekonomisini
köpürtmekte kullanan, her şeyi özelleştiren 17 yıllık sanayisizleşme
politikasında yolun sonuna gelindi. Sular çekilince kıyıya vuran balık misali,
sıcak paranın çekilmesiyle rant ekonomisi krize girdi. AKP ise günahlarının
bedelini 82 milyon yurttaşa ödetiyor.

1999 yılında Eichengreen ve Haussmann iktisat literatürüne
“temel günah” olarak ün kazanan kavramı tanıttı. Peki nedir bu temel
günah? Kısaca gelişmekte olan ülkelerin yabancı para cinsinden gittikçe artan
oranda borçlanması olarak ifade edilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, 17
yıldır ekonominin dümenini elinde tutan AKP en büyük günahkâr olarak tanımlamak
mümkün. Gelinen noktada, dış borcun milli gelir oranı cumhuriyet rekoru kırmış
durumda. Başkasının kanatlarıyla uçan ekonomi yönetimi temel günahın sefasını
yıllarca sürdü. Sadece AKP döneminde 300 milyar dolardan fazla borç kullanıldı,
yaklaşık 65 milyar dolar özelleştirme geliri elde edildi. TEKEL, Türk Telekom,
Tüpraş, Petkim, Şeker Fabrikaları ve dahası özelleştirildi, 17 yıllık bir
istihdamsız büyüme politikası sonunda Türkiye sanayisizleşti. Bugün ise AKP’nin
geçmiş günahlarının bedelini 82 milyon yurttaş öderken, hükümet günahlarıyla
yüzleşmekten uzak.

Ne kadar cari açık o kadar büyüme (2002-2008)

2003 yılında AKP hükümetinin takip edeceği yörünge adına “Acil
Eylem Planı” denen programla açığa çıktı. Buna göre ekonomi Derviş’in
hazırladığı güçlü bankacılık düzenlemeleri üzerine bina edilecek, bu sayede dış
kaynak ihtiyacı dışarıdan gelen sıcak parayla giderilecek, eş anlı olarak kamu
kaynaklarının neredeyse tümü özel sektöre devredilecekti. Aslında 1980 ile
başlayan neoliberal dönüşümün son taşlarını döşeme görevi AKP’ye düştü. 2003
yılında PETKİM’in son hisseleri, ilerleyen yıllarda Türk Telekom, TÜPRAŞ, TEKEL
özel sektöre peşkeş çekildi. Bankacılık kesiminin sıcak para bulma yolundaki
başarısı ve tüm dünyada yaşanan parasal genişlemenin de etkisiyle spekülatif
yabancı sermaye Türkiye’ye deyim yerindeyse aktı. Böylece dolar kuru yatay ve
istikrarlı seyrini 10 yıl sürdürecek, bu yıllarda Türkiye ithalata bağımlı
olacak, özelleştirmeler ise sanayileşmeyi yavaşlatacaktı. Türkiye tarihinde
görülmeyen büyüklüklerde cari açık veriyor ancak yabancı sermayenin aktığı
Türkiye için cari açık henüz ciddi bir sorun gibi görünmüyordu. Fakat, Cari
açığın neredeyse tümü dış borçlara neden oluyor, dış borç buldukça büyüyen
Türkiye başkasının kanatlarıyla uçuyordu. Sokakta kredi kartlarının satıldığı,
konut kredilerinin 50 katına çıktığı, televizyonda tatil kredilerinin
reklamlarının yapılmaya başladığı yıllardı 2000’ler. Fakat hızla büyüyen
Türkiye istihdam yaratamıyor ve daha sonra sıkça anılacağı gibi
“sanayisizleşiyordu”.

ABD’nin teğet geçirdiği kriz (2009-2013)

Tüm dünyada finansal araçların çeşitlendiği, parasal
genişlemenin tarihi günler yaşadığı yıllarda ilk finansal kriz 2008 sonunda
patlak verdi. Krize karşı ABD’nin aldığı önlem daha fazla parasal genişleme
oldu ve Fed dolar üzerindeki faizi 0’a indirdi. Geçici olduğu söylenen bu
konjonktür AKP hükümetinin canına minnetti, zira borç ekonomisini daha fazla
borçla sürdürebilmek hükümetin de işine geliyordu. Ancak tüm göstergeleri alt
üst eden bir gelişme de yine 2009 yılında yaşandı. Türkiye ekonomisi 2009’da
yüzde 4,7 küçülmesine rağmen cari açık vermeye devam etti. 2010 ve 2011 yılları
ise ucuza borç bulmanın sarhoşluğuyla geçecekti. 2010 yılında toplam gelirinin
yüzde 5,8’i 2011 yılında ise yüzde 8,9’u kadar cari açık veren Türkiye temel
günahı işlemeye devam ediyordu; yerli olmayan parayla borçlanmak. Devir borçla
dönen ekonomiyi “alın, verin ekonomiye can verin” sloganlarıyla hareketlendirme
dönemiydi. Aynı dönemde Türkiye’nin tüm elektrik dağıtım sektörü
özelleştirilecekti.

Kapalı odaya yanıcı gaz doluyor (2013-2018)

Fed’in faizleri 0’a indirmesi hükümetin kısa vadede işine
gelse de iktisatçıların uyarılarına kulak tıkandı. Zira mevcut parasal
genişleme Fed kurmaylarının da dediği üzere geçici ve olağanüstüydü. Türkiye
rüyadan 2013 Mayısında uyandı. 22 Mayıs 2013’te Fed Başkanı Bernanke parasal
genişlemeyi gelecek dönemde yavaşlatacağını ve faizleri peyderpey yükselteceğini
açıkladı. O yıl ABD’li yatırım bankası faizlerin yükselmesinin ardından en çok
risk barındıran 5 ülkeyi açıkladı. Daha sonra “kırılgan beşli” olarak anılacak
bu listede 6 yıl önce Brezilya, Türkiye, Hindistan, G.Afrika ve Endonezya yer
alıyordu. Liste her yıl yenilendi, kimi yeni ülkeler girdi kimisi çıktı ancak
Türkiye kırılgan beşli listesinin demirbaşı oldu. Sermaye birikim rejimi inşaat
rantı üzerine inşa edilen, her yıl giderek artan büyüklükte borcu döndürmeye
çalışan, üretim yapısı ithalata bağımlı olan Türkiye’nin en son ihtiyacı olan
şey başına geliyor faizler ve döviz kuru yükseliyordu. Türkiye’nin finansal
riskleri giderek artıyor, geçmiş günahlar giderek sürdürülemez bir hale
geliyordu.

Rahip Brunson diye bir kıvılcım (2018-…)

Türkiye’nin ekonomi yönetimi de 2018 yazında yaşanan kur
şokunu hafife alarak Brunson vakasına sıkıştırmaya çalıştı. Ancak 2018 yazının
sonunda borç görünümü şu şekildeydi;

Kamu + özel toplam dış borç: 445 milyar dolar (2001: 124,9
milyar dolar)

Dış borcun toplam gelire oranı: yüzde 56,7 (2001: yüzde
56,5)

Piyasalar bahane bekliyordu. Brunson ise spekülatif sermaye
hareketlerinin kıvılcımı oldu. 2018 yazının yaşanan kur şokunu Türkiye henüz
atlatabilmiş değil. Bugün 2001’e benzer bir finansal kriz riski taşıyan
Türkiye’de henüz böylesi bir kriz yaşanmamasına rağmen işsizlik cumhuriyet
rekoru kırmış durumda. Ekonomi yönetimi ise geçmiş günahlarıyla henüz yüzleşmiş
değil.

***

Komşularla sıfır sorundan değersiz yalnızlığa…

Komşularla ‘sıfır sorun’ söylemiyle ve büyük bir
uluslararası koalisyonu arkasına alarak yola çıkan AKP’nin dış politikası
kabaca 2009’a kadar ufak tefek kusurlarıyla işledi. ABD’yi arkasına alan ve
Ortadoğu politikalarının taşeronu haline gelen, ‘model lider’, ‘model ülke’
telkinleri ile sürekli olarak pohpohlanan iktidar ve Erdoğan, “Model değil
lider olayım hayali” görmeye başladığı andan itibaren makas kırdı. Dönemin
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve onun ‘stratejik derinlik’ diye her fırsatta
anlattığı çizgi, yeni Osmanlıcı yönelime geçişi başlattı. Yeni Osmanlıcılık
yapılacaksa başlanacak tek bir yer vardı; Suriye. İran çok büyük bir güçtü.
Irak, hem İran’ın etkisindeydi hem savaştan yeni çıkmıştı. ABD Ürdün’ü kimseye
kaptırma niyetinde değildi. Kaçınılmaz olarak hedef Suriye oldu. ‘Arap Baharı’
öncesi Davutoğlu Suriye’ye 62 kez gitti. İki ülke liderleri aileleriyle
birlikte ortak tatil yaptı. İki ülke arasında ortak bakanlıklar bile kuruldu.

2011 yılında yaşanan ‘Arap Baharı’ ile Türkiye’nin iştahı
iyiden iyiye kabardı. Müslüman Kardeşlerin enternasyonalizmin üzerine,
Erdoğan’ı oturtarak, bölgesel lider yaratılacak ve böylece yeni Osmanlıcılık
hayali gerçekleşecekti. Tunus’tan El Nahda, Mısırda Mursi, Filistin’de Hamas
derken, Suriye’de de Esad’ın düşme ihtimaline tutunan AKP, dış politikada
kırmaya başladığı makası uç noktaya getirdi. Ve Suriye, 2011 yılında “iç
mesele” haline getirirdi. Bunu 5 Ağustos 2012’de dönemin Başbakanı Erdoğan’ın
ağzından “Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” söylemi takip etti.

Ortadoğu’ya lider olma hayaliyle ABD ile birlikte müdahale
edilen Suriye’de Emevi Camii’nde namaz kılma hevesleri dillendirilirken, işler
terse döndü. Esad devrilirse yerine Müslüman Kardeşlerin Suriye ayağının
iktidara geleceğini ve istemediği sonuçların yaşanacağını gören ABD taktik
değiştirdi. 2013’te Mısır darbesi, El Nahta’nın Tunus’ta çökmesi, IŞİD’ın
kurulmasıyla birlikte Ilımlı İslam projesi çöktü.Türkiye ise tarihinde ilk
defa, bir iktidar komşu ülkede silah zoruyla hükümet değiştirmeye kalktı. Proje
bazında 2014 yılı Aralık ayında başlayan “eğit-donat” projesi 8 Mayıs 2015
tarihinde resmen devreye girdi. Yüzlerce cihatçı eğitilerek, Suriye’de savaşmak
üzere bu ülkeye gönderildi. ABD ile ortak projesi olan eğit-donat programında
Türkiye’de askeri eğitim verip silahlandırdığı ÖSO mensupları 2015 yılında
Suriye’de savaşmaya başladı. Hayallerini ve heveslerini buraya büken AKP için
işler Washington’ın eğit-donat stratejisinde de değişikliğe gitmesi ve
Moskova’nın 2015’te sahadaki varlığını kalıcı hale getirmesiyle işler tamamen
değişti.

NATO’YLA AVRASYA ARASINDA MEKİK DOKUMA

Çökmeye yüz tutmuş Suriye politikası krze girince, AKP’den
yeni bir adım geldi. Rusya ve ABD arasında denge siyaseti kullanmaya
başladığını söyleyen iktidarın denge siyaseti dediği şey “mekik dokuma”ya dönmüş
durumda, aklınca ABD’ye karşı Rusya’yı bir dengeleme unsuru olarak kullanmaya
kalkıp, sonuçta her ikisi arasında sıkışmayı başardı. AKP döneminde özetle,
Türkiye’nin Ortadoğu’da Suriye ile ilişkileri dibe vurdu, Körfez’de Suudi
Arabistan, BAE, Ürdün, Mısır ve İsrail ekseni; Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail,
Yunanistan, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, AB ve ABD ekseni karşısında yalnızlaştı,
izole oldu.

***

Yeni toplumun inşasına en büyük itiraz: Kadınlar

AKP’nin kuruluş yıllarından itibaren çekinmeden ifade ettiği
yeni toplum fikrinin en önemli ayağını kadınlığın ve ailenin sil baştan inşa
edilmesi oluşturdu. Henüz 2002 yılında müftülüklerde ‘aile büro’ları kuran
iktidarın adımlarını, Erdoğan’ın kadın düşmanı söylemleri takip etti. 2008
yılında ‘En az üç çocuk’ diye başlayan süreç, 2012’de ‘Her kürtaj bir
Uludere’dir’ söylemiyle taçlandırıldı. İş 2014 yılında, kadın ‘erkek- eşitliği
fıtrata aykırı’ demeye kadar vardı. AKP tıpkı diğer İslamcı hareketler gibi,
kadının asıl yerinin ‘aile’ olduğuna yönelik ideolojinin taşıyıcısı olduğu
için, aileyi yeniden inşa etmek fikrini iktidarının en önemli önceliklerinden
biri haline getirdi. Yeni toplum projesinin sorunsuz işleyebilmesi için, ilk
olarak uslandırılması kadınlardı.

Neoliberal istihdam ve emek politikaları da
(kayıtdışı-güvencesiz-esnek çalışma) iktidarın kadın ve aile konusundaki
siyasal hedefini büyütmesine maddi bir temel sağladı. Bir sonraki adım,
kadınlara bir müjde gibi sunulan “aile paketi” oldu. Kadınlara esnek çalışma
olanağı getiren, her çocukta 100-200 TL artarak bir ‘devlet altını’ kazandıran
paket, kadınların çalışmasını ancak evdeki esas görevlerini (!) yerine
getirmesi şartına bağladı. Bunu engelli ve yaşlı bakımından kadını sorumlu
tutmak takip etti. Sosyal politikalar, istihdam politikaları ve eğitim
politikaları bu yönde kullanıldı. Yetmedi, aile içi şiddet ve toplumsal
cinsiyet eşitliğini sağlayan yasal düzenlemeler hedef alındı.

Toplumsal hayatı dizayn etmek hedefiyle atılan adımları
kadınların farklı alanlardaki mücadelesi ile engellendi. AKP’li ilk birkaç
senede yeni toplum hedefinin ciddiyeti henüz anlaşılmamışken, alaycı bir eda ve
“Cumhuriyetçi teyze” etiketi kullanılarak toplumdan soyutlanmaya çalışan kadın
figürü, kısa süre sonra “laik-seküler” mücadelenin simgesi haline geldi. Toplumsal
mücadeleler ve gerileme anlarının öncü gücü kadınlar oldu. Gezi Direnişi’nde
yükselen tencere-tava sesleri, Karadeniz’den, Ege’ye oradan Trakya köylerine
kadar ekolojik talana karşı büyüyen mücadelelerde kadınların en önde olması tüm
bu devletleşmiş İslami-despotik yönetim altında tesadüfü değildi.
Karadeniz’deki Yeşil Yol projesine karşı hala süren direnişin “halkım ben”
diyen Havva Ana’sı ile Gezi parkının ‘kırmızılı kadını’ arasındaki bağı kuran
doğrudan Türkiye’de kadın olmanın ‘yaşam mücadelesi’ haline gelmesiydi. Yüzde
1400 artan kadın cinayetlerine olan öfke defalarca sokaklara taşındı. Karma
eğitimi inatla savunan, iffetsiz ilan edileceğini bildiği halde ‘kahkaha’ atan,
hatta bazen yalnızca ‘şort giyip’ sokakta yürüyenler, yıl 2018 8 Mart’ı olduğunda
binlerle taksimde yürüdüğünde, ‘seçim kazanma’ stratejisinin parçası kabul
edilip, ‘ezan ıslıklamakla’ yaftalandı, fakat karalama kampanyası tutmadığı
gibi, polis şiddeti de öfke topladı.

Başarısızlığını fark etti

Tüm bu öfke birikimi ve tasarruf edilen ailenin ve toplumun tam olarak inşa edilememesi AKP içerisindeki çürüme herkes tarafından görünür hale geldiğinde dillendirilmeye başlandı. Yeni Şafak, Akit gibi gerici basının gündemden düşürmediği ‘Kızlar üniversiteye gidiyor, ahlak sarsılıyor’, ‘nafaka mağduriyeti’, ‘boşanmalar artıyor, aile çatırdıyor’, ‘kültürel alanı eksik bıraktık’ gibi pek çok serzeniş, AKP’nin başarısız toplum projesinin kadınlar tarafından engellendiğinin itirafı niteliğindeydi. 28 Şubat ‘mağduriyetleri’ bile artık yalnızca ‘erkek’ler tarafından anlatılır hale geldi. Kadın haklarına yönelik tehditlerin, ‘sağ seçmenin’ de kabul edemeyeceği seviyeye çıkmasını, şiddete karşı Hükümet-Der gibi sayılabilecek kadın derneklerinin bile gerici basının hedefine yerleşmesi takip etti. Türbanını çıkaran kadınların ‘özgürleştik’ demesi, bir önceki dönemin ‘mağduriyet’ mayasının nasıl tutmadığını gözler önüne serdi.

www.birgun.net/haber/turkiye-nin-17-yillik-yikim-tarihi-274931

Scroll to top