- AB Haber - http://www.abhaber.com -

Öztürk Yılmaz:Avrupa Birliği sürecinde kritik bir eşiğe gelindi

CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyetlerine dönük harekât misyonları konusunda gelen Hükûmet tezkeresine yönelik TBMM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Bu vesileyle, özellikle son dönemde gündeme gelen ve bizi en fazla meşgul eden konulardan bir tanesi olan Avrupa Birliğiyle ilişkiler konusuna değinmek istiyorum.

Rahmetli Özal, 1987 yılında Avrupa Birliği tam üyelik başvurusunda bulunduğu zaman “uzun, ince bir yol” demişti çünkü olayın farkındaydı. Avrupa Birliği müktesebatının genişliği, sürekli gelişmesi ve Türkiye’nin o dönemde bulunduğu durum ve konum, esasen bunun çok uzun olacağını, inişli çıkışlı bir süreç olacağını biliyordu, realist bir yaklaşımla “uzun, ince bir yol” diye tarif etmişti.

1999 yılında, malumunuz bizim adaylığımız onaylandı. 2004 yılında müzakerelerin başlamasına ilişkin tarih alındı ve 2005 yılında da müzakere çerçeve belgesi imzalandı. O dönemde Ankara’da “Müzakereler bitecek.” diye de kutlamalar yapıldı. Müzakere çerçeve belgesi o dönemde esasen müzakerelerin olacağına değil, olmayacağına ilişkin hükümler içeriyordu. Neden? Çünkü sürecin ucu açık olacaktı, yani ne kadar devam edeceği bilinmiyordu. Beş yıl mı, on yıl mı, yirmi yıl mı, yüz yıl mı, belli değildi. İki: Sonuç önceden kestirilemezdi yani siz bütün her şeyi yapsanız, her şeyi yerine getirseniz bile üye olacağınıza ilişkin garanti edilemiyordu ve bu o zaman bir zafer olarak gösterildi, konjonktürü gereği Ankara’da kutlamalar yapıldı.

Avrupa Birliği sürecinde kritik bir eşiğe gelindi. Daha önce bizim duyduğumuz, özellikle Avrupa’da kenarda olan anti Türk, İslamofobik, bizim kültürümüzü hazmedemeyen unsurlar zaman içerisinde Avrupa Birliğinin merkezine geldiler. Artık bunlar merkezde ve siyasetin merkezindeler, parlamentoda bunlar var. Türkiye’nin üyeliğine, Sarkozy geldiğinde, “Biz farklı bir statü vereceğiz.” dendiğinde, o zaman karşı gelenler çoğunluktaydı. Merkel benzer şeyler söylediğinde -ayrıcalıklı ortaklık, tam üyelik yerine- o zaman yine Avrupa’daki ana gövde buna karşı çıkmıştı ama şu anda gelinen nokta itibarıyla, o zaman Türkiye demokratik adımlar attığı için de bunlar zayıf kalıyordu ama şimdi içerideki otokratik gelişmeler, antidemokratik gelişmeler, Türkiye’nin Avrupa Atlantik kurumlarıyla sorunları Türkiye’ye hareket alanı vermiyor, bırakmıyor, dolayısıyla Avrupa Birliğinde artık Türkiye’ye tam üyelik değil, ayrıcalıklı ortaklık veya ayrı bir statü yani ikinci sınıf bir statü verme yönündeki düşünce Avrupa’da daha fazla taraf toplamaya başladı.

Son bir yıldır ve özellikle darbe girişiminden sonraki süreçte tam üyelik artık tartışılmıyor. Ne tartışılıyor? Türkiye’yi böyle 2’nci bir sınıfa oturtabilecek bir paketten bahsediliyor. Türkiye’ye tam üyelik yerine başka bir statü verilmesi konusunda bir çaba olduğunu görüyoruz.

Ben birkaç tane unsura değinmek istiyorum. Türkiye’yi nereye çekmek istiyorlar? Diyorlar ki: “Tam üye olmasın, ne olsun? Bir paket olsun, içinde dış politika konuları olsun, güvenlik politikası olsun, gümrük birliğini güncelleyelim.” Bizim, biliyorsunuz, gümrük birliği sanayi mallarını içeriyor, tarım ve hizmetleri içermiyor. Yani “Sanayi mallarına dönük gümrük birliğini hizmetlere ve tarım ürünlerine de teşmil edelim.” deniyor.

Sığınmacılar ve mülteciler konusu var. Türkiye’nin bu konuda Avrupa’nın çok işine yaradığı… Dolayısıyla “Bu konuda da iş birliği yapalım, bu da o paketin bir unsuru hâline getirilsin.”

Başka? “İnsan hakları başta olmak üzere bazı programları -örneğin Jean Monnet, ayrıca Erasmus- ve sivil toplum girişimlerini destekleyelim, Türkiye’ye müktesebat kapsamında fon verelim, Türkiye’ye destek olalım, Türkiye’deki demokratik gelişim konusunu destekleyelim.” Neden? Çünkü artık Türkiye bugün müracaat etse Kopenhag Kriterlerini karşılayamayan bir ülke hâline dönüştü. Bu paket bu, bunun içerisinde birkaç kültürel proje falan var ama bu, Türkiye’yi 2’nci sınıf bir üyeliğe götüren süreci başlatıyor.

Avrupa’da bunu isteyen kesimler güçlendi ama Türkiye’de AB’ye dönük bir enerji de kalmadı. Bizde bir AB Bakanlığı var; âdeta AB’ye girme değil, AB’den uzaklaşıp AB’den çıkma bakanlığına dönüştü. Avrupa Birliğinde de keza öyle; raportör var, Türkiye’yle ilerlemelerden sorumlu raportör olması gerekirken sanki Türkiye’yle ilerlemeyi kesme raportörü, Türkiye’yle müzakereyi durdurma raportörü.

Yalnız buna rağmen Avrupa Birliğinin ilişkileri götürme yönünde bir iradesinin olduğunu belirtmek isteriz. Neden? Avrupa Birliği Türkiye’yi asla bırakmak istemiyor, üye yapmak da istemiyor. Kol mesafesinde tutmak istiyor çünkü Türkiye’nin, aynen Rusya örneğinde olduğu gibi otokratik manada Türkiye’nin Rusyalaştığından endişe ediyor ve Sayın Cumhurbaşkanının yine otokratik manada Putinleştiğinden endişe ediyor. Böyle olunca da bu defa ilişki sistematiği çöküyor.

Benim şahsen, AB’de çalışmış, beş yılını orada harcamış, bu müktesebatı az çok bilen birisi olarak bir önerim var. Bu ilişkiler inişli çıkışlı, bugün kötü yarın düzelir. Hep de böyle oldu, başka üye olan ülkelerde de böyle oldu ama maalesef o dönemdeki müzakere çerçeve belgesi bugün Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor ve ilerlemesine izin vermiyor. Böyle bir durumda AB’yle şu ikinci sınıf bir ilişki sistematiğine götürecek süreci başlattığınız anda, bu, ileride sizin esasen somut olarak onu kabul ettiğiniz anlamına gelecek. Bu bir tuzak. Yani “Türkiye’yle mültecileri konuşalım, terörle mücadeleyi konuşalım, dış politikayı konuşalım, güvenlik politikasını konuşalım, enerjiyi konuşalım ama müzakereyi konuşmayalım…” Buna taraf olduğunuz anda bu zemini kaybettiğiniz anlamına gelir. Biz Türkiye’nin buna taraf olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Asla ve asla tam üyelikten vazgeçmemeli. Böyle beylik laflarıyla bize AB sürecinde ki “Bunların hepsi bize zaten düşman, bunlar Türk düşmanı, Müslüman düşmanı, bunlar falan …” bunlar hiçbir şey kazandırmaz. Bu ilişkiye mecburuz biz. Neden mecburuz? Çünkü Avrupa Birliği 500 milyon insanın olduğu bir yer, teknolojinin olduğu bir yer, mecburuz bu ilişkiye; ticarete, turizme, yatırıma mecburuz. Türkiye gelişmek istiyorsa, büyümek istiyorsa her tarafla iyi ilişkiler içerisinde olması lazım. Bizim tam üyelik perspektifini mutlaka korumamız lazım.

Son bir şey söylemek istiyorum. Benzer şey başka coğrafyayla da devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’yle doğru dürüst bir ilişki kurmadan Orta Doğu’da at koşturamazsınız, belli bir noktada uyum sağlamak zorundasınız. Ama görüyoruz ki bir çaba yok, o çabanın da gösterilmesi lazım.

Bütün zorluk, Türkiye’nin içerideki demokrasisine operasyon yapmasından kaynaklanıyor. Elimiz zayıflayınca içeride, dışarıda da herkes üzerinize yürüyebiliyor.