Kıbrıs müzakereleri…50 yılda sloganlar ve gerçekler Reviewed by Momizat on . Kıbrıs görüşmeleri Haziran 1968’de Beyrut’ta rahmetli Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında başlamıştı… 50 yıl oldu. Rum liderinden son zamanlarda daha yük Kıbrıs görüşmeleri Haziran 1968’de Beyrut’ta rahmetli Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında başlamıştı… 50 yıl oldu. Rum liderinden son zamanlarda daha yük Rating: 0
Buradasınız: AB Haber » Özel Haberler » Kıbrıs müzakereleri…50 yılda sloganlar ve gerçekler

Kıbrıs müzakereleri…50 yılda sloganlar ve gerçekler

Kıbrıs görüşmeleri Haziran 1968’de Beyrut’ta rahmetli Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında başlamıştı… 50 yıl oldu.
Rum liderinden son zamanlarda daha yüksek sesle gelmeye başlayan ve Kıbrıs sorununu çözümünde “tüm Kıbrıslıların” haklarının savunulması gerektiği gibi kulağa hoş gelen ifadelerin tuzak olduğunu artık görmek zorundayız.
Kıbrıs sorunu sanki sadece güvenlik veya sadece mal-mülk meselesiymiş gibi göstermek, bir yandan “azınlık çoğunlukla eşitlenemez” ve hatta “çoğunluk azınlık tahakkümüne girmez” gibi beylik laflarla adayı ev edinmiş iki halkın ada toprağında, egemenliğinde eşit paydaşlığını reddederek aralarındaki ilişkiyi azınlık-çoğunluk ilişkisine bağlamaya çalışmak, diğer yandan da çözüm istediğini iddia etmek komik ve hatta komik ötesi acınacak bir durumdur.
Kozanköy’de bir Rumun eski evini geri almasından, tekrar “köyüne geri dönmesinden” mutlu olan KKTC’deki federalist romantikler Rum lider Nikos Anastasiades’in bozuk saat misali arada bir ağzından çıkan doğru kelamı bile anlamaktan maalesef uzak.
Geçen gün yine kara düşüncelerini artarda sıralayan Anastasiades “tüm Kıbrıslıların” ve “iki toplumun endişelerine” yanıt verecek, Kıbrıs sorununa yaşayabilir ve kalıcı bir çözüm sağlanmasına, derinden ve samimi bir şekilde bağlı olduğunu ifade etti.
Anastasiades, “bir toplumun güvenliğinin diğerinin aleyhine olmayacağı” tespitini yaptı. İtiraz etmek mümkün değil. Eğer adada bir “çözüm” olacak ve iki halk yan yana veya bir arada yaşayacak ise, elbette ki birbirlerine tehdit olmamaları, birinin güvenlik gereksinimi diğerini endişeye, paniğe itecek öğeler içermemeli.
Başka şeyler de söyledi Anastasiades. Mesela, “özgür ve yeniden birleşmiş” bir Kıbrıs’ın ancak “çağ dışı” garanti sisteminin sona erdirilmesi ve “yabancılardan arındırılmasıyla” sağlanabileceğini savundu.
Şimdi, güvenlik meselesinin bam teli işte burada yatıyor. Hani “bir toplumun güvenliği diğerinin aleyhine olmayacak” ilkesi güzeldi ya, adanın yakın geçmiş Rumların Türklere yaptığı mezalim, soykırım teşebbüsleri, her türlü işkence reddedilmesi mümkün mü? Tamam, kaşları hemen kaldırıp “Ama 1974’de de Rumlar çok acı çekti?” demesin bizim empati tüccarları hemen. Doğrudur, 1974’de de Rumlar Türkiye müdahalesi sebebiyle acı çektiler. Kayıp verdiler. Topraklarından, evlerinden oldular, ilk defa üç defa göçmen yaptıkları Kıbrıs Türkünün ne yaşadığını görme, anlama durumunda kaldılar.
İyi de Türk müdahalesi durup dururken mi oldu? Atina kışkırtmasıyla darbe yapan kimdi? BM kürsüsünden garantör Türkiye ve İngiltere’ye “Hadi müdahale edin, Kıbrıs’ı Yunan işgalinden kurtarın” diye çağrı yapan Başpiskopos Makaryos değil miydi?
1974 kayıplarından, ölenlerden bahsediliyor hep ama 15-20 Temmuz arasında Rumların kendi aralarındaki vahşeti, hatta bir papazın ifadesinde açıkça bahsedilen, sırf Yunanistan’a ilhaka karşı çıktığı veya sadece solcu olduğu için bazı Rumların Rumlarca canlı canlı gömülmelerini nedense herkes görmezden geliyor.
Kim ne derse desin elbette ki savaş kötü ve büyük acıların sebebi. Ancak Türkiye her canı istediğinde adaya müdahale edemeyeceği 1963-1974 döneminden de belli değil mi? Kaç kez müdahale şartları oluştuğu halde Türkiye uyarı ile yetindi? Sonuçta askeri müdahale turistik gezi değil ki. Eğer Kıbrıs Rum kesimi Kıbrıs Türklerine tekrar saldırma, yok etme, soykırım uygulama amacında değil ise, garanti sisteminden niye bu kadar korkuyor? Doğrudur, 1974 onlarda bir travma oluşturdu. Peki, 1963-1974 Kıbrıs Türk halkı üzerinde hiç mi travma oluşturmadı mı da KKTC Cumhurbaşkanı bile uluslararası gücün garanti sistemi yerine geçebileceğini düşünüyor?
Hadi canım sende… Sayın Mustafa Akıncı herhalde ne dediğinin farkında değil. 1964-1974 döneminde Rumlar Türklere saldırırken BM gücü seyirci kalmadı mı? “Hükümet güçlerinin ‘asilere saldırarak’ devlet kontrolünü sağlamaya çalışmasını” seyretmedi mi?
Akıncı’nın Guterres belgesi “çerçeve anlaşma olsun” çılgınlığını bile kavrayamayan Anastasiades, bir ay lafı dolaştırdıktan sonra nihayet reddetti. Üzücü olan AKEL lideri Andros Kipriyanu bile Anastasiades’i uzlaşmaz ve ayak sürüyerek adanın daimi bölünmesine sebep olmakla suçlarken, bizim sol cenah ondan daha fazla Rum-sever olmayı başarıp, Anastasiades ile empati yapmaya devam ediyor.
Kolay gelsin… Ancak bu federasyon gemisi karaya oturdu. Çıkar yol yok. Adada mevcut şartlarda yaşayabilir tek çözüm Avrupa Birliği içerisinde iki devletten geçmektedir.
Rumlar neden şikayet etmektedir?

1-Garanti sistemini istememektedirler. AB içinde iki devlet çözümünde garanti sistemi sadece Kıbrıs Türk devleti ile sınırlandırılır, olur biter.

2-“Tek Türk yerleşik kalmasın” talepleri vardır. AB içinde iki devlet çözümünde Türkiye’den adaya 1974 sonrası yerleşenler Kıbrıs Türk devletinin meselesi olacaktır, Rum devletinin konuyla alakası kalmayacaktır.
3-Mal-mülk meselesi iki devletli çözümde Kıbrıs Türk devletinin vereceği toprak tavizi, takas ve tazmin ile bir defada ve tamamen çözülür, yıllarca sürecek ve toplumlar arasında hep sıkıntı yaratacak bir unsur olmaktan çıkar.
4-Toprak meselesine gelince, bağımsızlık bedava olmaz. Eğer Crans Montana’da görüldüğü gibi Rumlar 28.2 biz ise 29.2 toprak önermekte isek, bir yerde anlaşılır, acı ilaç içilir ve hastalık bitirilir.

Boş sloganlarla bir yere varılamaz. Rum tarafı gerçekten çözüm istiyor ise, 50 yıldır bir sonuç sağlamayan bu görüşme sistematiğini ve hedefini bırakmak gerekmez mi?

Yusuf Kanlı-Haber Kıbrıs

Scroll to top