BM Kıbrıs müzakereleri.Teslim olmak yok… Reviewed by Momizat on . Yusuf Kanlı Kıbrıs meselesinde yeni bir döneme girmek üzereyiz. Takvim meselesinde de bir kez daha gördüğümüz gibi Kıbrıs Türk toplumu içerisinde Rum’dan daha R Yusuf Kanlı Kıbrıs meselesinde yeni bir döneme girmek üzereyiz. Takvim meselesinde de bir kez daha gördüğümüz gibi Kıbrıs Türk toplumu içerisinde Rum’dan daha R Rating: 0
Buradasınız: AB Haber » Görüş / Makaleler » BM Kıbrıs müzakereleri.Teslim olmak yok…

BM Kıbrıs müzakereleri.Teslim olmak yok…

Yusuf Kanlı
Kıbrıs meselesinde yeni bir döneme girmek üzereyiz. Takvim meselesinde de bir kez daha gördüğümüz gibi Kıbrıs Türk toplumu içerisinde Rum’dan daha Rum hisseden, Kıbrıs Türk milli mücadelesine hakaret etmeyi bir başarı olarak gören, “2016’da olmadı, 2017’de verelim” diyebilecek bedbahtlar muhakkak ve maalesef ki vardır.

Devlet olmak bu gibi durumlarda kaba güç kullanılmasının yerine yasal zeminde ancak caydırıcı bir şekilde bu gibi sapkınlıklarla mücadeleyi gerektirir. YÖDAK konusunda hem savcı, hem hakim hem de infaz memuru statüsünü kendisine layık gören Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı konu böyle sapkınlıklara gelince nedense suspus olabilmekte, günlerce görüşünü bile açıklayamamakta. Yazık…

Rum tarafındaki gelişmeler KKTC cumhurbaşkanı ve görüşmeci heyetinin tüm teslimiyetçi yaklaşımlara rağmen önümüzdeki 7-12 Ocak randevusunun da İsviçre’de ailece tatil tanımının ötesine geçemeyeceğine, bir sonuç alınamayacağına işaret etmektedir. Doğrusu Rum tarafının uzlaşmaz tutumunun, “Bu adada her şey benim, sadece benim, Türkler de sadece küçük bir azınlık” takıntısının “kurtarıcımız” olması üzücü. Ancak, Kıbrıs’ta siyasi eşitlik temelinde, iki kesimli, iki toplumlu ve bu statüsünün değişmeyeceği garanti altına alınmış bir çözümün de Rumlar tarafından istenmediği artık teslim edilmelidir. Öyle “Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna” yaklaşımı da olamayacağına göre, bir sonraki sürecin temelleri “adadaki fiili durumu yansıtan” bir zeminde, yani “iki ayrı halkın, demokrasinin” varlığı gerçeği üzerinde yükselmesi gerekir. Bir tarafın “eşitlik” kandırmacası altında “hükümet” olarak, diğer tarafın da “isyan eden azınlık” olarak oturacağı bir masadan Kıbrıs Türkü ancak “isyanın sona erdirilmesi” ve “hükümet egemenliğine boyun eğmesi” için bazı lütuflar ve haklar elde edebilir. İstediğimiz bu mu? Hayır, milyon kere hayır.

Neredeyiz?

Kıbrıs meselesinin temelinin ne olduğu dikkate alınmadan görüşmelerde nerede olduğumuz anlaşılamayacak, ne gibi tehditlerle karşı karşıya olabileceğimiz anlaşılması zor olacaktır. Kıbrıs meselesi ne işgal, ne mülteci, ne mal-mülk ne de toprak meselesidir. Bütün bunlar son derece önemli hususlardır ancak tümü esas sorunun yan ürünleridir. Esas sorun adadaki iki halktan birinin adanın yönetimini diğer halkla paylaşmak istememesi, diğer halkı ortaklık devletinden atıp bazı azınlık haklarına mahkum etmek istemesidir.

Kıbrıs sorunu, 1963 Aralığında, 1962’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makaryos’un Dr. Fazıl Küçük’e anayasada 13 maddelik değişiklik yaparak Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitlik haklarını gasp ederek devleti tamamen kendi idarelerine alma teklifini reddetmesi; benzer teklifin Türkiye tarafından da reddi üzerine Yunanistan desteğinde Rum ordu ve çapulcuların Kıbrıs Türklerini bir gecede tümden yok etme planını yürürlüğe sokmasıyla başladı.

21 Aralık 1963’de başlayan bu saldırılarda kahramanca direnerek, kanları ile bu toprakları bir kez daha vatan yapan mücahitlerimize, 1974’de Kıbrıs Türk halkını kurtarmak için canını feda eden Anadolu evlatlarına, şehitlerimize ve bu davaya hayatlarını adayan Dr. Küçük ve Denktaş olmak üzere tüm dava adamlarını saygıyla, minnetle anıyorum.

Kıbrıs Türk halkı azınlık haklarını kabul etseydi, kendi yurdunda ikinci sınıf insan olmayı hazmedebilseydi, Kıbrıs sorunu da olmayacak, Girit örneğinde olduğu gibi adada bugün zaten Kıbrıs Türkü kalmamış olacaktı. Dolayısıyla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ısrarla savunduğu gibi, eğer iki halkın ortak bir devleti tekrar olacak ise o devletin yönetiminde Kıbrıs Türk halkının etkin ortaklığının tesisi ve bu ortaklık haklarının gasp edilemeyeceği teminat altına alınmalıdır. Kıbrıs Türkü açısından tek geçerli teminat varılacak federasyon antlaşmasının kesinlikle Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü ihtiva etmesidir.

Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmasının bir parçası olan Garanti ve İttifak Antlaşması ile Türkiye, İngiltere ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarının kurduğu cumhuriyetin, anayasanın, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin etkin ve fiili garantörleri oldular.

1963-1974 döneminde uyarılar haricinde kısıtlı yürürlüğe sokulan garantörlük, Yunanistan destekli 1974 Rum darbesi, Rumlar arası iç savaş ve Kıbrıs Türküne yönelik tehdidin büyüklüğü Türkiye’yi İngiltere ile birlikte müdahalenin kaçınılmazlığı fikrine götürdü. İngiltere müdahaleye soğuk bakınca, Türkiye antlaşmadan doğan görev ve hakkını kullanarak yaptığı müdahaleyle sadece Kıbrıs Türklerinin güvenliğini değil, Rumlar arasındaki ç savaşın da sonunu getirerek adanın tümüne huzur getirmiş, Yunanistan’ın demokrasiye dönüşüne sebep olmuştur.

Denktaş, Kıbrıs Türkünün hiçbir şart altında Türkiye’nin fiili ve etkin garantörlüğünden yoksun bırakılacağı bir anlaşmayı kabul edilemeyeceğinin altını çizmekteydi. Rahmetli Başkan Kıbrıs meselesinin iki boyutu olduğunu vurgulamaktaydı. İç ve dış boyutlar. İç boyut adadaki iki halkın egemenlik paylaşımı veya adadaki iki halk arasındaki denge; dış boyut ise Kıbrıs özelinde Türkiye ile Yunanistan arasında 1960 anlaşmaları ile doğu Akdeniz’de oluşturulan dış denge. Denktaş, varılacak anlaşma ile Rumların ve Yunanistan’ın bozdukları iç ve dış dengenin yeniden tesis etmesi gerektiğini belirtmekteydi. Görüşmelerde Kıbrıs Türkü açısından en iyi çözüm bile sağlansa eğer Türkiye’nin garantörlüğü sonlandırılırsa o kazanılan hakların geri alınması, adada Türklüğün tümden yaşamsal tehdit altına girmesi çok uzun zaman almayacaktır.

Kuzey ile veya belli bir zaman ile adadaki varlığı sınırlandırılmış bir Türk garantisinin esasında yok hükmünde ve Kıbrıs Türkünün Türkiye’nin garantörlüğünden mahrum olacağı gerçeğini saklamak maksatlı palyatif bir durum olacağı da görülmelidir. Adadaki Türkiye garantörlüğünün, askeri varlığının ve müdahale hakkının mesela 10 sene sürecek bir “geçiş döneminde” olacağı gibi bir ifade, garantörlüğün fiili bitişinin kamuflajı olacaktır. Ayrıca, varılacak anlaşmanın yürürlüğünün garantörü olarak garantör tanımı kullanılmasa dahi BM Güvenlik Konseyi olacağı anlaşılmaktadır. Bu durum bile garanti sisteminin sulandırılması ve etkisizleştirilmesini getireceğinden kabul edilebilir olmamalıdır.

İki kesimlilik, iki toplumluluk

Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş adada bir çözümün iki kesimliliğe, iki toplumluluğa ve iki halkın etkin siyasi eşitliğine dayanması gerektiğini söylemekteydi. 1960-1974 döneminde yaşanan mezalim ve mağduriyet, 1974 Barış Harekatı ve 1975 nüfus mübadelesiyle oluşan iki toplumlu ve iki kesimli fiili durum, 1975 ve 1977 doruk anlaşmaları ile de federal çözümde gözetilecek en önemli ilke olarak benimsendi. Bu durum, ayrıca, adada varılacak çözümün niteliği açısından BM ilkeler arasına da girmiştir.

Herhangi bir çözümden sonra iki kesimlilik ve iki toplumluluk sulandırılmamalı, Kıbrıs Türkünün güvenliği ve esenliğinden taviz verilmemelidir. Ayrıca, 1977 Doruk Anlaşmasında toprak ayarlamasında kullanılacak kriterlerin en önemlileri arasında “ekonomik yaşayabilirlik” veya verimlilik bulunmakta idi. Bu ilke muhakkak gözetilmelidir.

Herhangi bir federasyon durumunda iki kesimlilik ve iki toplumluluğun korunabilmesi açısından yerleşme, dolaşma, mal edinme ve iş kurma özgürlüklerine sınırlama getirilmeli, Kıbrıs Türk devletinin ekonomik ve sayısal açıdan güçlü Rumların tahakkümüne ve hatta fiili işgaline meydan verilmemelidir. Bu ve diğer bazı önemli nedenlerle varılacak olan anlaşmanın ve kabul edilen AB müktesebatında yapılması kararlaştırılan deregosyanların Avrupa Birliği’nin Birincil Hukuku olarak teminat altına alınmalıdır.

Toprak büyüklüğü açısından ise ekonomik yeterlilik kadar su havzaları da dikkate alınmalıdır. Türkiye’den gelen su ile yeraltı su havzaları konusu karıştırılmamalıdır. Olası bir çözümde yeraltı su havzalarından en önemlisi olan Güzelyurt – Yeşilyurt havzasının ne şekilde olursa olsun Kıbrıs Türk egemenliğinden çıkartılıp ya Rum egemenliğine verilmesi ya da Federal bölge olarak ilanı Kıbrıs Türk halkının yaşam damarlarını koparmak anlamında olacaktır. Güzelyurt, Yeşilyurt bölgelerinin önemi bu açıdan özellikle dikkate alınmalıdır. Bu bölgelerde taviz Kıbrıs Türkünü ciddi şekilde yaşamsal tehdit altına sokacaktır.

Toprak meselesi

Mevcut görüşme sürecinde, toprak ayarlamasının %28.2 ile %29.2 arasında olacağına dair mutabakat bulunduğu belirtilmektedir. Bu mutabakat Kıbrıs Türk Kurucu devletinin toprak alanını uluslararası aktörlerin Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş’a son sınır olarak tescil ettirdiği %29 + barajımızın altına indirebilecektir. En küçük oranlar bile arazide çok ciddi alanlar kapsayabilecek ve Kıbrıs Türk tarafı için ciddi insani sorunlar yaratabilecektir. Diğer yandan bu mutabakat “yasal ikamet”, “oturma hakkı” veya “federal bölge” isimleri altında Kuzey’e dönecek Rumlara verilmesi öngörülen haklar karşılığında toprak iadesini sınırlı tutma stratejisine/hedefine ters düşmektedir.

Toprak ayarlamasında önemli başka bir kriter iki kesimlilik ilkesinin gözetilmesidir. Kantonal veya çok bölgeliliği içeren formüller iki kesimlilik ilkesinin ihlalidir ve ruhuna da aykırıdır. Bu anlamda Karpaz veya Kıbrıs Türk Kurucu Devleti sınırları içinde kantonal bir Kıbrıs Rum bölgesi veya “özel bölge” veya “federal bölge” formülü iki kesimlilik ilkesinin ihlali olacaktır.

Toprak ayarlamasında bu güne kadar göz önünde bulundurduğumuz diğer kriterler arasında toprağın savunulabilirliği, sahil şeridimizin minimum ölçüde küçültülmesi, toprak ayarlamasından etkilenecek vatandaşlarımızın asgari sayıda tutulması, Egemen İngiliz Üslerine olan sınırımızın korunması ve zaruri olarak rehabilite edilmesi gerekecek vatandaşlarımızın sadece konut olarak değil sosyo-ekonomik olarak rehabilite edilmeleri bulunmakta idi.

Birleşmiş Milletlerin olası bir çözümü “toprak açısından iki kesimli, anayasal açıdan iki toplumlu” federal bir yapı olarak tanımladığı unutulmamalıdır. Federal bölgeler yaratarak fiili olarak adayı üç ayrı yönetim bölgesine sokmak, veya Kıbrıs Türk bölgesinin sınırlarını iyice küçültmek hem iki kesimliliği bozacak hem de ileride daha büyük sorunlar çıkmasına neden olabilecektir.

Kıbrıs sorununda çözüm sağlanmadıkça hiç bir girişim “son” olmayacaktır. Bakmayın “Bu son şans” sözlerine. Kıbrıs Türk halkı mevcut durumu kabul etmediği, adadaki iki halk ister federasyon ister konfederasyon veya kadife boşanma ile yan yana yaşama opsiyonlarından birini kendi hür iradeleri ve uzlaşarak kabul etmediği sürece Kıbrıs meselesi de Kıbrıs görüşmeleri de bitmeyecektir. Her halükarda, Kıbrıs Türkü teslim olmayacak, ikinci sınıf insan muamelesini kabul etmeyecektir. Hem kişisel hem de toplumsal eşitlik talebinden taviz verilmesi mümkün değildir.

HaberKıbrıs

Scroll to top