femdom-mania.net femdom-scat.net hot-facesitting.com
AB’nin PESCO umudu Reviewed by Momizat on . Artık AB üye ülkelerin, birleşik dış politika ve askeri faaliyet yürütmeleri mümkün. PESCO’dan önce birleşik askeri faaliyet zaten hemen hiç yokken, birleşik dı Artık AB üye ülkelerin, birleşik dış politika ve askeri faaliyet yürütmeleri mümkün. PESCO’dan önce birleşik askeri faaliyet zaten hemen hiç yokken, birleşik dı Rating: 0
Buradasınız: AB Haber » Özel Haberler » AB’nin PESCO umudu

AB’nin PESCO umudu

Artık AB üye ülkelerin, birleşik dış politika ve askeri faaliyet yürütmeleri mümkün. PESCO’dan önce birleşik askeri faaliyet zaten hemen hiç yokken, birleşik dış politika ise çoğunlukla Birleşik Kraliyet veya Fransa’nın vetosuyla engelleniyordu. Bu engeller artık fiilen ortadan kalktı
Birleşik Kraliyet’in “çıkma” kararından sonra aşırı hızlanan AB’nin askerileşme süreci, 2017 biterken önemli bir aşama daha kat etti. AB’nin 25 ülkesinin Dışişleri Bakanlarının 11 Aralık 2017’deki toplantısında, 13 Kasım 2017’de kağıt üzerinde anlaşılan (PESCO kısaltması altında düzenlenen) birleşik ve koordineli askerileşme ve askeri faaliyetler süreci hayata geçirilmeye başlandı.[1]
PESCO’nun iki temel dayanağı var: İlk olarak bazı “projeler” kapsamında farklı ulusal orduların bölüklerinin beraber ve koordineli hareket etmesine izin veriyor. 11 Aralık toplantısında bu tarz 17 projeye imza atıldı. İkinci olarak, Danimarka ve Malta dışında bütün ülkeleri, askeri harcamaları yükseltmeye ve özellikle donanım ve yeni askeri teknoloji araştırma ve üretme konusuna odaklanmaya zorunlu kılıyor.
Artık AB’de – bütün AB’yi bağlamasa da – birey “projelere” konsensüs yerine çoğunluk prensibiyle katılan AB üye ülkelerin, birleşik dış politika ve askeri faaliyet yürütmeleri mümkün. PESCO’dan önce birleşik askeri faaliyet zaten hemen hiç yokken, birleşik dış politika ise çoğunlukla Birleşik Kraliyet veya Fransa’nın vetosuyla engelleniyordu. Bu engeller artık fiilen ortadan kalktı.
Amaç net, Alman Savunma Bakanlığın sözleriyle: “Savunma Birliğine doğru ilk adımlar”[2]. Böylece, önceden özellikle askeri birlik olarak kurulmayan AB, hızlıca tam da öyle bir birliğe doğru ilerlemeye başladı.
Bunun nedenleri ise, aşikâr.
2016’da yaşanan Brexit tartışmalarıyla beraber çok açık bir şekilde AB’nin kendisini artık küresel seviyede bağımsız bir aktör olarak ortaya koymaya çabaladığı belirginleşmişti. Dönemin bütün resmi ve fiili strateji belgeleri bunu vurguluyor.[3] Trump’ın seçimiyle daha ön plana çıksa da[4] aslında ondan önce de, AB’nin ABD’den git gide bağımsızlaşması, hatta aynı-eşit seviyede bir “stratejik partnerlik” konumuna yerleşmesi perspektifi savunuluyordu. Neden olarak, Çin ve Rusya etrafında oluşup yükselen ve emperyalist Batı’ya alternatif olan güçler, ABD’nin hegemonyasının sarsılması ve AB-özellikle de Almanya’nın yükselişi sunuluyordu. AB’nin artık bir adım daha ileri atması ve küresel bir aktör olması için de, daha derinleşmiş bir birlik ve özellikle birleşik dış politika ve askeri faaliyet perspektifine ihtiyacı olduğu vurgulanıyordu.
Trump’ın seçiminden sonra, zaten fiilen yaşanan bu sürece sadece ideolojik sos (“Batı’nın değerleri”, “insan hakları” vs.) eklendi; esas olarak ise, askerileşme süreci hızlandırıldı ve ABD ile iktisadi-siyasi rekabet azgınlaştı. Trump’ın dış politikada “Katar krizi-Hariri krizi-Yemen oyunu-Suudiler-korumacılık-Kudüs” olarak özetleyebileceğimiz hattına AB’den sert muhalefet geldi. AB’nin bütün bu konularda bir nevi daha “yumuşak” davranıp “ödül ve ceza” da içeren politikalara başvurması, güç dengelerini gözetip, gelişmeleri zorlamaktansa adım adım kendi lehine bükme stratejisinden kaynaklanıyor. Nitekim, Trump’ın taarruz odaklı yaklaşımının yüksek riskler barındırdığı, taarruzların şu ana dek ürettiği verimsiz sonuçlarla görülmüş oldu.[5]

PESCO’nun ikinci önemli nedeni, içe dönük.
PESCO’nun kabülüyle beraber, Almanya Savunma Bakanı von der Leyen yeniden açık bir şekilde bunu dillendirdi: “AB Savunma Birliğiyle AB entegrasyon süreci yeni bir ivme kazanıyor.”[6] Yani, zamanında Bismarck’ın Almanya’nın siyasi birliği hedefine dönük yaptığı stratejik-askeri birleşme/savaş üzerinden siyasi birleşmeyi ilerletme taktiği günümüzde AB için uygulanıyor.
Çünkü, AB bloğunun en önemli sıkıntısı henüz hala bu noktada. Senelerdir özellikle Alman elitleri AB bloğunun blok olarak Dünya’nın en güçlü ekonomisi ve nüfus olarak en büyükleri arasında olduğunu, ancak bu potansiyellerin yeterince kullanılmadığını vurguluyor. AB ülkeleri birey ülkeler olarak zayıf kalıyor ve orta-uzun vadede kaybediyorlar, ancak ortaklaşarak küresel arenada var olabilirler, niye buna göre hareket edilmiyor? – diye soruyor özellikle Alman elitleri.
Cevap net: Çünkü AB pek de organik bir birlik değil, aynı zamanda farklı emperyalist/kapitalist güçlerin rekabetini azgınlaştıran bir özel işbirliği biçimi. Tam da bu sebeple AB’nin birey emperyalist/kapitalist güçlerinin çıkarları sürekli bir birbirleriyle çakışıyor.
Onun içindir ki, Fransız Savunma Bakanlığının henüz yeni yayımladığı strateji belgesi Revue strategique’de[7], Avrupa’nın birleşik müdahale kapasitesini geliştirmesi zorunlu görülürken, Fransa için “deliksiz-deşiksiz ve dengeli bir askeri model”den bahsediliyor, yani kendi hürriyetinden hiç de vazgeçmeyeceğini belirtilmiş oluyor. Alman elit yayınları, Fransa’nın birleşik hareket kapasitesindeki konumlanışının olumlu bir şekilde geliştiğini vurgulasa da yetersiz buluyor ve Fransa’nın kendi “egemenlik” isteğinden vazgeçmesi gerektiğini ekliyor.[8] Gelin görün ki, Almanya’nın kendisi de tam da onu planlıyor!
Son sene yayınlanan Askeri Strateji belgesi Weißbuch’da[9], Almanya, Avrupa çapında merkezi bir güç olarak tanımlanıyor ve küresel sistemin düzenleyicilerinden birisi pozisyonuna gelmesi de stratejik vizyon olarak saptanıyor. Ancak, hedefe giden yolda yetersiz büyüklüğü yüzünden yalnız hareket etmesinin yetmeyeceği de vurgulanıyor. Tarihi unutanlara böyle bir gidişatın ne demek olduğunu henüz geçen günlerde sosyal-demokrat Alman Dışişleri Bakanı Gabriel hiç de utanmadan bir kere daha hatırlattı: “Şunu unutmamak lazım: Almanya’nın stratejik düşünceler geliştirdiği dönemler öbürleri için rahatsız edici oldu.”[10]
Kısacası, emperyalist rekabetin zorlamalarıyla birlik elde edildiği zannedilen ortak askerileşme konusunda da Fransa-Almanya odaklı emperyalist gerilim ve çelişkiler görülüyor.[11] Zaten, iktisadi ve siyasi konularda da bu gerilim-çelişki egemen. Çünkü, AB sürecinden bütün katılımcı emperyalist güçler kazanmış olsa da, en fazla Almanya’nın kazandığı aşikar. Bütün Avrupa bundan şikayet ediyor zaten, halkları da elitleri de. Özellikle Fransa ile sınai rekabette dengeler son senelerde net olarak Almanya lehine gelişiyor.[12]
Dünya İktisadi Krizinin (2007- ) Avrupa’ya sıçrayıp bir dizi bankayı ve devleti ağır krizlere sürüklemesiyle beraber, bu çelişkiler AB’yi yönetme tartışmalarına da yansıdı.
İşçi sınıfına karşı sınıf savaşını en becerikli sürdürebilen Alman emperyalizmi olduğu için, neo-liberal doktrinin makroekonomik püf noktalarından birisi olarak tanımlanan devlet bütçe dengesini de en başarılı yönetebilen Almanya devleti oldu. Fransa dahil öbür ülkelerde ise, sermaye tarafından işçi sınıfına karşı sürdürülen saldırılar Almanya kadar başarılı olmadığı için, bütçe dengeleri krizle beraber raydan çıkmaya başladı.
Ancak, AB kuruluş yasaları ve belgeleri net: devlet bütçesi dengede tutulacak, AB çapında yeniden bölüşüm imkanları yaratılmayacak. Peki derin bir kriz olduğunda AB nasıl baş edecek?
Senelerdir AB’nin emperyalist güçleri bu konu üzerine tartışıyor ve birbirleriyle çelişiyorlardı. Sonunda acil bir çözüm için Alman neoliberal ortodoksisi galip geldi: Artık krize giren devletlere üye ülkelerin garantör olarak bir fona (ESM) ödedikleri meblağlardan destek sunulacak. Ancak, bu destek zorunlu “reformlara” tabii tutulacak. Bahsedilen “reformların” vahşi yapısını herkes Yunanistan olayı esnasında gördü, halen de görüyor.
Yunanistan “uygulaması” sonrasında, AB’yi daha düzgün ve krizlerle baş edebilecek bir seviyeye getirmek için farklı reform konseptleri tartışıldı.
Fransa, neoliberal düzene hiçbir müdahalede bulunmama ama üstüne yüzeysel bir sosyal-demokrat yeniden bölüşüm sosu ekleme önerisi yaptı ve bu eksende AB’nin “güney” ülkelerini Almanya’ya karşı bir cephede toplamaya çalıştı. Almanya, çok sert bir şekilde bu önerilere muhalefet etti.
En yeni öneri, AB’nin yıldızı olarak kendisine yer açmaya çalışan Fransız Cumhurbaşkanı Macron’dan geldi. Kendine ait bir bütçesi olan bir Avro bölgesi İktisat ve Maliye Bakanı ile Avro tahvilleri öneriliyordu.[13] Bu bakanın görevi, Avro bölgesi çapında altyapı yatırımlarında bulunmak ve krize giren devletlere kendi bütçesinden destek sunmak olacaktı. Avro tahvilleri önerisi ise, bütün Avro ülkelerinin finansal piyasalarda aynı tahvili ihraç etmelerini ön görüyordu. Dolayısıyla, tahvillerin faizlerini bütün Avro ülkelerinin ortalama ödeme kabiliyeti belirleyecekti. Almanya, Fransa v.b. merkez devletlerin ödeme kabiliyeti yüksek olduğu için, bu öneri pratikte Yunanistan, İtalya v.b. ödeme kabiliyeti kötü olan çevre devletlerin lehine işleyecek bir süreci öngörüyordu. Elbette ama Almanya’nın bakış açısından bu öneri, ihraç edilen tahviller için daha yüksek faiz demekti ve aleyhinde oluyordu.
Eh, Almanya doğal olarak Macron’un önerisine karşı çıktı. Eski Alman Maliye Bakanı Schäuble’nin karşı önerisine göre[14] ise, Yunanistan olayıyla beraber acil destek fonu olarak kurulan ESM teknokrat bir biçimde güçlenecek, AB Komisyonu ve parlamentosu gibi siyasi müdaheleye açık olan kurumlara karşı güçlendirilecek ve kriz durumunda verilen destekler ESM tarafından denetlenen, gerektiğinde ESM tarafından uygulanışına müdahale edilen “yapısal reformlar” (yani neo-liberal reformlar)
koşuluna bağlanacaktı. Yani, Yunanistan olayında ayaküstü ve fiili bir şekilde önce Troyka, sonra da Quadriga ile örülen otoriter denetim sistemi, AB’nin temel yasaları üzerinden yapısallaştırılacaktı.
AB Komisyonu bu tartışmaya ortadan giden ama Almanya’nın önerisine daha yakın olan bir öneriyle katılmış bulunuyor.[15]
Çok fazla ideolojik süsle (“adalet”, “hak”, vs.) sürdürülen bu tartışmaların özünde, AB’yi dünyada güç dengelerini belirleyen bir güce dönüştürme isteği yatıyor. Macron’un sözleriyle, olay AB bloğunun “iktisadi hürriyetini” yeniden kazanmasıymış.[16] İkincisi de, tabii ki tam da söz konusu bloğun içindeki çelişkiler. Fransa’nın önerisi en fazla kendisine ve müttefiklerine yararken, Almanya’nın önerisi de yine en fazla kendisine ve müttefiklerine yarıyor.
İşte, bütün Avrupa emperyalistleri AB bloğunun neden daha birleşik bir dünya gücüne dönüşmediğine şaşırıyor; ancak, herkes bu “birleşmeyi” kendi çıkarları doğrultusunda düşlediği için, her yerde çelişki oluşmasının doğal olduğunu görmüyor veya görmek istemiyor. Kendi içinde bu kadar çelişki içinde olan bu bloğun, stratejik-askeri bir birleşme yönündeki adımlarla daha sıkı bir entegrasyona ne kadar varabileceği belirsiz, sonucu süreç gösterecek.
Her halükarda, söz konusu manik emperyal fantezilerden, emekçilere egemenlerin çıkarları için yok olmak dışında hiçbir pay çıkmaz. Zaten, Alman Dışişleri Bakanı Gabriel herkese emperyalist savaşların devasa dehşetini hatırlattı. Emekçilerin görevi ise, tam da bu dehşetin tekrar etmesini engellemek, kendisini dokunulmaz Papa sanan emperyalist sermaye gruplarını, devletleri ve megolamanyak paylaşım hırslarıyla birlikte tarihe gömmek.

Alp Kayserilioğlu

sendika62.org/2017/12/abnin-pesco-umudu-alp-kayserilioglu-464316/

Scroll to top