- AB Haber - http://www.abhaber.com -

AB ve Türkiye – Yolun sonundan sonra…

Cengiz Aktar

Avrupa Birliği, 17 Ekim’deki Genel İşler Konseyi’nin son oturumunda ve ardından Avrupa Birliği Konseyi’nin 18-19 Ekim toplantılarında, dört gündem başlığından biri olarak Türkiye’yi tartıştı. Toplantılar, AB üyesi devletlerde ve AB kurumlarında artan sayıda siyasetçinin tavsiye ettiği şekilde, ilişkilerdeki radikal değişiklikleri ve ilişkilerin yakın zamanda uğrayacağı revizyonun gidişatını belirlemek için düzenlendi.

Şubat ayında Malta’da Konsey Komisyon’u Türkiye’yle ilgili mevcut belirsizliği çözecek bir yol haritası hazırlamakla görevlendirdi. Türkiye, şu an, AB’ye üyelik müzakereleri aşamasında olmasına rağmen AB’yle arasında hiçbir ciddi müzakere olmayan ve üyeliği konusunda her iki tarafın da gönülsüz olduğu bir ülke konumunda. Nihai amaç Türkiye’yi, ‘AB üyeliği için müzakere eden ülke” statüsünden düşürmek. Çünkü Türkiye bu statü için belirlenen kriterleri karşılaşmaktan son derece uzak. Zira Türkiye, müzakerelerin olmazsa olmazı Kopenhag Kriterleri’ne asgari uyumu sağlayabilmiş değil.

Katılım müzakerelerine ilişkin olaraksa, sonuncusu Haziran 2016’da olmak üzere, 12 yılda 33 başlıktan 16’sı müzakereye açıldı. Bu, AB genişleme tarihinin en kötü performansı. Kıbrıs bağlantılı engeller nedeniyle 14 başlık “açılamaz” durumda.

Fakat AB tarafıyla Türkiye arasındaki kopuş bundan ibaret değil. Adayları üyelik için hazırlayan IPA (Instrument for Pre-Accession) fonları, giderek Türkiye için gereksiz görünüyor. 2014-2020 dönemi için bütçelendirilmiş 4.45 milyar Avro, şimdi yarı dönem gözden geçirme esnasında yeniden değerlendirilecek ve müzakerelerin anlamsızlığını yansıtacak şekilde sonuçlanacak. Aslında şimdiye kadar sadece 368.3 milyon Avro için sözleşme yapıldı ve Ağustos ayı sonunda bu sözleşmelerden ödenen miktar 258.4 milyon Avro’ydu.

Diğer kritik dosya ise, gümrük birliği kararı. AB’de, kararın yenilenmemesi konusunda sesler giderek yükseliyor. Oysa, 1996’dan bu yana yürürlükte olan ve ekonomik olarak Türkiye için hayati olan bu ilişkinin 21 yıl sonra elden geçirilmesi gerekiyor.

2013’den bu yana taraflar arasında görüşülen Türkiye vatandaşları için Schengen vize muafiyeti uygulaması, mevcut koşullar altında imkansız görünüyor.

Neticede, Ankara’nın Avrupa Komisyonu ile ilişkileri mülteci meselesi ile sınırlandırılmış durumda.

Avrupa Parlamentosu ile ilişkiler ise, olabilecek en alt seviyede. Kasım 2016’da Parlamento’num aldığı, Ankara ile müzakerelerin dondurulması kararı, bizzat Türkiye’nin AB Bakanı tarafından ‘hükümsüz’ olarak deklare edildi. Parlamento Türkiye Raportörü, bu şekilde ilan edilmemiş olsa da, persona non grata durumunda. AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu’nun son toplantısı, Türkiyeli ve Avrupalı parlamenterler arasında Mayıs 2015’de gerçekleştirildi. Ankara’nın artık Parlamento’da bir destekçi grubu yok.

Üye devletler politikacıları konusuna yani AB Konseyi’ne gelecek olursak, Türkiyeli meslektaşları ile içerik ile ilişkili neredeyse hiç görüşmeleri yok. Tek istisna, Mart 2016 tarihli mülteci anlaşmasını hayatta tutmaya çalışan Almanya Başbakanı Angela Merkel. Bu anlaşma gereği Türkiye Avrupa’ya mülteci hareketini AB adına denetliyor.

Yakında kurulması beklenen Alman koalisyon hükümetine gelince, AB içindeki Ankara karşıtı hareketin ve AB’nin ‘Türkiye politikası’nı üyeliği öngörmeyecek şekilde yeniden tanımlamasına önayak olacağını tahmin etmek zor değil. Şansölye’nin parti programı açıkça müzakereleri bitirme çağrısı yaptı, Bavyeralı CSU şimdiki statükoya şiddetle karşı çıkıyor ve müstakbel koalisyon ortaklarından FDP’nin dışişleri bakanı adayı da Ankara rejimine karşı kat’iyen uzlaşmacı bir tavra sahip değil. Şu anki tartışmaya göre iki seçenek var; ya müzakereler sonlanacak ya da Yeşiller’in önerisi çerçevesinde, içi boş bir şartlılık ilkesi ile müzakere aşamasında bulunan yerde kalınacak. Bu sorunlara bir de Ankara ve Berlin arasında sayısız ikili anlaşmazlığı eklemek gerek.

Her durumda Avusturya ve Hollanda’nın, Konsey’in üyelikle ilgili her girişimini bloke eden açık muhalefeti ışığında Türkiye’nin üyeliğini destekleyen tek bir AB hükümeti olmadığı anlaşılıyor. Politikacıların elbette dikkate aldığı kamuoyu görüşüne gelince, Ankara’nın Avrupa’yla ilgili akıl ve akılcılıktan uzak tavırları radikal İslam’dan kaynaklanan korkuyla harmanlanınca, Türkiye’nin üyeliğine yönelik en ufak olumlu bakışı dahi bitirdi.

İlk olarak 1963’te, daha sonra da tekrar 1999’da onaylanan Türkiye’nin AB adaylığı, bazıları Soğuk Savaş’tan önce mevcut bile olmayan, pek çok yeni üyeden daha eski. Birliğin ilk genişlemeye başladığı 1973’den bu yana hiçbir ülke bu kadar uzun ve hantal bir üyelik süreci geçirmedi. Ve şimdi Türkiye, genişleme tarihindeki tek ‘başarısız aday’ konumunda.

Avrupalılar, neticede, başından beri hiç de kararlı ve sorunu çözmeye istekli olmadıklarından, bu başarısız adaylıktan pek memnun görünüyor. Şimdi Türkiye Avrupa’nın siyasi algısında ticaret ve ‘mülteci anlaşması’ gibi ortak konularla belirlenen sıradan bir üçüncü dünya ülkesi haline geldi. Bu fiili durum, kısa sürede kayda geçip politika haline gelecek.

Geriye kalan ticaret ve stratejik endişeler. 2016’da Türkiye, 78 milyar Avro ile AB’nin dördüncü ihracat noktası ve 66 milyar Avro ile de beşinci ithalat kaynağıydı. Bu şirketlerin pek çoğu, her iki tarafta da Avrupalı. Bu yüzden AB tarafınca radikal bir hamleye karşı temkinli yaklaşılmalı.

Stratejik açıdan ise Avrupa ve Batı, Türkiye’yi Rusya’nın etki alanının dışında ve NATO içinde tutma konusunda kararlılar. Ankara’daki faşist rejimi zaptetme konusuna gelince, somut kaldıraç etkisi yokluğunda hızlı çözümler pek mümkün değil. Ancak tek prensip, 1938 Münih’te olanların aksine, bu tip bir rejimi yatıştırmaktan (appeasement) kaçınmak olmalı.

Son olarak Avrupa’nın, Türkiye sivil toplumuna ve Türkiye’de yaşayıp da rejimin anti-Avrupa adımlarını desteklemeyenlere dönük ‘empatisine’ dair bir söz. AB icraat ve ilkeleri arasında, yasal muhatabın (bu durumda Türkiye Hükümeti) tam onayını almadan, fonları başka bir tüzel kişiliğe aktarmayı mümkün kılan herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Hükümetin kesinlikle böyle bir aktarıma izin vermeyeceği gerçeğini akılda tutarsak yukarıda sözü edilen empati hoş ve boş bir seda oluveriyor. AB yetkilileri yeni bir tip programın doğru tanımlanması ve tasarlanması için daha yaratıcı olmak zorundalar.

Bu arada Ankara’da Ekim ayı başında en tepe iktidar sahibi politik çizgiyi özetledi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘AB, size ihtiyacımız yok!’ dedi. Erdoğan rejiminin kodlarının, yapısal olarak Avrupa karşıtı olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Türk siyasetindeki kadim Batı karşıtlığı bugün tavan yapmış durumda ve Avrupa’ya sövmek sıradanlaştı. Türkiye toplumu, bir aday ülkenin üyelik için yaptığı uyum çalışmaları sonucunda oluşan olumlu gelişmeleri, 2000-2005 yıllarında olduğu gibi, artık hissetmiyor.

Bütün bunlar göz önüne alındığında 2000 yılında kaldırılan ölüm cezasının geri getirilmesine yönelik politik iddia Türkiye’nin AB serencamının ölümüne ağıt niteliğinde…

ahvalnews.com