Avrupa milliyetçilerinden AB’ye Barış Pınarı Harekatı tepkisi: Paniğe gerek yok!

99

Barış Pınarı Harekatı tüm dünyada konuşulmaya devam ediyor. Peki, Avrupa milliyetçileri olaylara nasıl bakıyor? Şimdiye kadar niçin ketum davrandılar ve sessizliğe büründüler? Avrupa milliyetçileri, sessizliklerini Independent Türkçe için bozdular

Bütün dünya Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürüttüğü Barış Pınarı Harekâtı’nı konuşuyor.

Operasyona Türkiye’de halktan kitlesel destek gelse de, Batı’da karşı çıkanların sayısı oldukça fazla.

Türkiye’nin başlattığı askerî harekâtın IŞİD’le mücadeleyi baltalayacağını ve dahi bölgede bulunan Kürtler ile Hristiyanların varlığına zarar vereceği algısı her taraftan alabildiğine pompalanıyor.

Batı kamuoyunda yerleşen bu algı, hem medya mecralarında hem de siyasî partilerin açıklamalarında kristalleşiyor.

Muhafazakârlardan tutun da sosyal demokratlara ve Yeşiller’e değin Türkiye aleyhinde tesis edilen ciddi bir mutabakatın olduğunu müşahede ediyoruz.

Düzen siyasetinin yanı sıra Avrupa’da faaliyet gösteren muhtelif sağ ve sol popülist oluşumların da Barış Pınarı Harekâtı’na karşı fevkalade cüsseli bir propaganda atağına katıldıkları gözlemleniyor.

Fransa’da sol-popülist Baş Eğmeyen Fransa (“La France Insoumise”) lideri Jean-Luc Mélenchon’un Fransa ile Türkiye arasında oynanan futbol müsabakası öncesinde sosyal medya hesabından sarf ettiği “Eğer Türk futbolcular asker selâmı yaparlarsa düşman askerlerin gördükleri muameleyi görürler” minvalindeki sözleri bu anlamda genel hâlet-i ruhiyenin tasviri noktasında önemli bir veri teşkil etmiştir.

Sağ popülist lider ve yöneticilerden de benzer “eleştirilerin” geldiği görülüyor.

İtalya’da Kuzey Ligi (“LEGA”) lideri Matteo Salvini, “Türkiye’nin Suriye’ye yönelik başlattığı askerî saldırının bir katliama dönüşme riski beni endişelendiriyor” demişti.

Almanya için Alternatif (“Alternative für Deutschland”) Partisi’nden yapılan açıklamada ise, “Erdoğan, DAEŞ’i işgalle serbest bırakacak” ifadeleri kullanıldı.

İspanya’nın sağ popülist grubu VOX, operasyonu “Türkiye IŞİD’i koruyor ve Avrupa’yı sığınmacılarla tehdit ediyor” şeklinde anladığını paylaştı.

Azılı İslâm düşmanlığıyla tanınan Hollandalı “siyasetçi” Geert Wilders ise, “Türkiye bir terör devleti olmuştur, NATO’dan çıkarılmalıdır” çağrısında bulundu.

Belçika’nın ayrılıkçı partisi Flaman Çıkarı (“Vlaams Belang”) yetkilileri, Barış Pınarı Harekâtı’nı fırsat bilerek Avrupa Birliği’ne (AB) “Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerini askıya alın” teklifini sundu.

Avusturya Özgürlük Partisi (“Freiheitliche Partei Österreichs”), Fransa’da Ulusal Birlik (“Rassemblement National”) ve Çekya’da Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi (“Svoboda a Přímá Demokracie”) yöneticileri de yukarıdakilere çok yakın sözlerle Türkiye’ye hücum ettiler.

Uzun süredir sağ popülistleri “Avrupa Siyonistleri” olarak tanımlayan biri olarak sergilenen bu genel tavrı yadırgamadım.

Tepeden tırnağa topyekûn bir tarzda kendilerini İsrail’e endeksleyen söz konusu çevrenin bu tip bir hışım ve düşmanlıkla hareket edeceği zaten üç aşağı beş yukarı belliydi.

Peki, ama Batı’da ve özellikle de Türkiye’de yaygın bir tarzda “faşist”, “neo-nazi”, “Türk düşmanı”, “ırkçı” ve “İslâm karşıtı” olarak bilinen-kabul edilen Avrupa milliyetçilerinin olaylara bakışı nedir?

Dahası, benliğinde cisimleştirdiği bunca menfi özelliğe karşın, Avrupa milliyetçiliği şimdiye kadar niçin ketum davrandı ve sessizliğe büründü?

Almanya’nın Ulusal Demokrat Partisi’nden (“Nationaldemokratische Partei Deutschlands” – NPD) Karl Richter, Fransa’da eski Ulusal Cephe’nin (“Front National”) Onursal Başkanı Jean-Marie Le Pen’in başdanışmanı Elie Hatem ve İtalyan Yeni Güç (“Forza Nuova – FN) lideri Roberto Fiore’yle Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin (TSK) icra ettiği harekâtı konuştuk.

Avrupa milliyetçileri, sessizliklerini Independent Türkçe için bozdular.

Karl Richter: Türkiye’yi anlamak lazım, Avrupa “Erdoğan körlüğü” yaşıyor

Karl Richter NPD’nin önde gelen ve tanınan simalarından.

Hâlihazırda Münih Belediye Meclis Üyesi olan Richter’e, sağ popülistlerin Türkiye’ye yüklenmekte haklı olup olmadıklarını, kendisinin Barış Pınarı Harekâtı hakkında ne düşündüğünü sordum.

Cevabı ilginçti:

Aslına bakarsanız Avrupalıların –hele ki ‘sağ kanatta’ yer aldığını iddia edenlerin– Türkiye’nin operasyonunu niçin eleştirdiklerini gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.

Avrupalılar Recep Tayyip Erdoğan’ı yenmek istiyorlar. Bu uğurda harekâtı tasvip etmediklerini açıklıyorlar.

Bu kritiklere sormak isterim doğrusu, Türkiye’de bulunan 2-3 milyon Suriyeli sığınmacıyı Berlin yahut Köln’de mi görmek isterler yoksa ait oldukları Suriye’de mi?

Avrupa’ya yönelmesi muhtemel bir sonraki sığınmacı dalgasının esasen Almanya’yı hedef seçeceği aşikârdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “1-2 milyon sığınmacının kuzeyde inşa edilecek şehirler vasıtasıyla vatanlarına dönmesini sağlayacağız” eksenindeki demecinin bu anlamda etki ettiğini tespit ediyoruz. Richter devam ediyor:

Türk hükûmeti birçok defa Suriye’de yayılmacılık amacı gütmediğini ilân etti.

Ankara, sınırlarının güneyinde Kürtlerin güç kazanmasını istemiyor ve bunun için ön alıyor.

Fakat yalnızca bununla da bitmiyor. Güneydeki Kürtlerin aynı zamanda Türkiye’nin kendi sınırları içindeki bölgeleri de içine katacak bağımsız bir devlet arayışında oldukları biliniyor.

Dolayısıyla bence Türkiye’nin duyduğu güvenlik endişeleri son derece meşru ve anlaşılırdır.

Terör örgütü PKK’nın ve onun Suriye kolu olan PYD-YPG’nin Türkiye’nin içlerine dair hesaplar içinde olduğunun üst-düzey bir NPD yetkilisi tarafından idrak ediliyor oluşu kanımca dikkate değerdir.

Karl Richter, Türkiye’nin hem Suriye’den hem de Irak’tan gelen eşzamanlı tehditlerle karşı karşıya olduğunu vurgularken, ilave ediyor:

Saddam Hüseyin’in çöküşünü müteakip Türkiye, Erbil ve çevresinde ‘de facto’ oluşan bağımsız bir devlet senaryosunun Suriye’de tekrarlanmasını istemiyor.

Dahası, az önce de vurguladığım üzere Türk liderler nihaî hedefin bir güvenlik şeridi kurmak olduğunu belirtiyorlar.

Ne için? Türkiye’de yaşayan ve gitgide külfet olan Suriyeli sığınmacıları kendi ülkelerine döndürmek için.

Sözde Avrupa ve Alman milliyetçileri Erdoğan nefretiyle o kadar körelmiş durumdalar ki, böylesine açık bir faydayı dahi görmekten acizler.

NPD’nin Suriye’de Şam yönetimine nispetle zaman içinde geliştirdiği önemli bir sempati ilişkisi mevcut.

Partinin eski lideri Udo Voigt pek çok kez Şam’a seyahat etmiş ve burada devlet bürokrasisinin belirleyici unsurlarıyla görüşmüştü.

Hâl böyle olunca, Karl Richter’den “işgal” iddialarıyla ilgili değerlendirmelerini de istedim.

“İşgal” kampanyasına Richter’in yanıtı önemliydi:

Evet, bazıları bir işgalden söz ediyorlar. Suriye devletinin egemenliğinin çiğnendiğini söylüyorlar.

Peki, ama bu bölge evvelden de işgal hâlindeydi? Üstelik yıllardan beri! Amerika Birleşik Devletleri ve bölgedeki ‘silâhlı muhalefet’ buralarda varlık belirtmiyor muydu?

Söz konusu fiilî işgalle karşılaştırıldığında 30 km’lik bir güvenlik şeridinin göz ardı edilebilir bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Karl Richter ayrıca Rusya’nın Türkiye ile Suriye arasında arabulucu rolü üstlenebileceğinin altını çiziyor ve ekliyor:

Moskova’nın yeteri kadar diplomatik tecrübesi olduğuna inanıyorum.

Bu anlamda Ankara ile Şam’ı bir araya getirebilecek ve müzakere masasına sevk edebilecektir.

Bu iki devlet açısından da olumlu olur.

Özellikle Esad’ın Rusya’ya bağımlı olduğu bir gerçektir.

Rusya olmasaydı, Esad şimdiye kadar çoktan Kaddafi’yle aynı kaderi paylaşmıştı.

Bence şimdilik en önemli husus Amerika’nın denklem dışında kalmış olmasıdır.

Elie Hatem: Türkiye menfaatlerini koruyor ama tuzağa düşmemeli

Sağ popülistlerin aksine Avrupa milliyetçileri genel anlamda ABD’nin fotoğraf karesinden çıkmasından memnunlar. Dahası, Rusya’nın yeni bir oyun kurmasının kaçınılmaz olduğunu ve bu saatten sonra bölgede sükûnetin ancak Rusya’nın inisiyatifiyle temin edilebileceğini düşünüyorlar.

Bu anlamda Jean-Marie Le Pen’in başdanışmanı Elie Hatem de Moskova’nın yapıcı bir vazife ifa etmesi gerektiğini paylaşıyor.

İsrail devletinin kuruluşundan bu yana bölge ülkelerinin istikrarsızlaştırılmaya çalışıldığını ifade eden Hatem, PKK terörünün ve ayrılıkçılığının da bu sebepten mülhem büyüdüğünü söylüyor:

Türkiye bölgede kurulmak istenen ‘mini-devletlere’ karşı mücadele ediyor ve kendi menfaatlerini korumaya gayret ediyor.

Irak ve Suriye’deki bağımsızlıkçı hareketler Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit ediyor.

Maalesef, Türkiye başlangıçta bu oyunu göremedi ve Suriye’nin bölünmesine iştirak etti.

Öyle zannediyorum ki, Türkiye Obama yönetiminde Amerikan servislerinin oyununa gelmişti.

Bugün ise işler değişiyor gibi duruyor.

Her şeye rağmen Hatem temkinli davranıyor. Karl Richter’den farklı olarak Hatem, Amerikalıların Türkiye’yi bir tuzağın içine çekmiş olabileceğini de belirtiyor ve ekliyor:

Amerikalılar çekilme kararını açıkladıkları anda Türkiye’nin vereceği olası askerî tepkiyi ve akabinde gelişmesi muhtemel sonuçları pekâlâ biliyorlardı. Bu anlamda Türk-Rus yakınlaşmasını hedef almış olabileceklerini de düşünmek lazım. Bölgeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklemek istemiş olabilirler.

Jean-Marie Le Pen’in başdanışmanı çok sıkı bir Rusya dostu.

Moskova’ya çok sık seyahat eden Elie Hatem’in Vladimir Putin’in yakın çalışma arkadaşlarıyla da ahbaplığı var.

Tıpkı Richter gibi, Hatem de Moskova’nın bölgede barışın tesisi için “garantörlük” işlevi görmesini istiyor:

Bölgedeki kaosun çözümü Moskova’dadır. Moskova bölgedeki her devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyacak bir şablonla gelecektir.

Roberto Fiore: PKK’nın uyuşturucu ticareti durdurulmalı

Geçtiğimiz Mayıs ayında İtalya’da esen/estirilen Salvini rüzgârları ve milliyetçi oyların bölünmüşlüğü sebebiyle Avrupa Parlamentosu seçimlerinde beklediğini tam olarak bulamayan Yeni Güç’ün lideri Roberto Fiore ise, Barış Pınarı Harekâtı’na nispetle Elie Hatem’den çok Karl Richter’in görüşlerine yakın bir tutum benimsiyor.

Roberto Fiore harekâta bakışını şu sözlerle özetledi:

Bence harekâtın doğurduğu iki ayrı ve farklı sonuç var.

Birincisi, söz konusu askerî operasyonla birlikte Türkiye’de bulunan yaklaşık 2-3 milyon sığınmacı Suriye’ye dönecektir. Bu müspettir.

Diğer yandan bölgede yaşayan Kürtler Esad’ın ve Şam yönetiminin meşruiyetini kabul etmek zorunda kalacaklar.

Kürtler böylelikle güvenliklerinin Amerika tarafından değil, Esad ve Suriye devleti tarafından sağlanabileceğinin farkına varacaklar.

Her ne kadar Fiore sığınmacılar zaviyesinden Barış Pınarı Harekâtı’nın olumlu bir seyir izleyebileceğini ima etse de, Kürtlerin özerkliğe olan hakları noktasında Richter-Hatem ikilisinden farklı bir görüşü savunuyor:

Esad Kürtleri koruması altına alacaktır.

Karşılığında ise Kürtler bölgelerin denetimini Esad’a bırakmak zorundalar.

Bu onların özerkliğini sürdürebilmeleri için yegâne çözümdür.

Tıpkı Udo Voigt gibi, Roberto Fiore de geçmişte Suriye’ye bazı ziyaretler yapmıştı.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün tayin edici olduğunu anlatan Fiore, son gelişmeleri ise memnuniyetle karşıladığını söylüyor ve yeni gelişen durumun terör örgütü PKK’nın uyuşturucu ticaretine de engel olabileceğini vurguluyor:

Suriye, ülkesinin kuzeyindeki topraklarının kontrolünü yeniden ele alıyor.

Bu, hem Kürtler hem de bölge için iyidir.

Ben İtalya ve Avrupa için de olumlu gelişmelerin yaşanacağına inanıyorum.

‘Neden?’ diye sorarsanız, PKK ile uyuşturucu mafyasının işbirliği yaptığı söylentileri dolaşıyor.

Oradaki yapının Suriye tarafından denetlenmesi bu akışı kesebilir.

İtalya’da yöneticilerin bu konuya eğilmeleri lazım ama maalesef bu hassasiyetleri ifade edecek bir siyasetçi sınıfımız yok.

Sınırlar ve fırsatlar

Avrupa milliyetçiliği geneli itibariyle diğer pek çok konu başlığında olduğu gibi olaylara sağ popülistlere kıyasla daha farklı ve özgün yaklaşıyor.

Edindiğim intiba, Avrupa milliyetçilerinin Batı’daki diğer parti ve oluşumlara göre kendi ülkeleri için çok daha gerçekçi oldukları istikametindedir.

Avrupa milliyetçileri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kapıları açarız” söylemini en ciddiye alan politik kategoridir diyebiliriz.

Bu anlamda böylesi bir senaryonun Avrupa için ne büyük bir yıkım olacağının farkındalar.

Dahası, Türkiye’nin millî menfaatlerini korumaya çalıştığını ve Türkiye’yle empati kurulması gerektiğini aktarıyorlar.

Öte yandan olumlu değerlendirmelerin yanı sıra bazı eksik yahut hatalı değerlendirmelerin olduğu da gözlerden kaçmıyor.

Rusya’nın Suriye’de federasyona –dolayısıyla Irak’ta olduğu gibi bir olası fiilî bölünmeye– itiraz etmediği biliniyor.

Başka bir deyişle, Suriye’nin geleceğiyle ilgili ABD ile Rusya arasında çok esaslı bir çelişki olmadığını kavrıyoruz.

Nitekim iki süper gücün Barış Pınarı Harekâtı’na dair farklı yol ve yöntemlerle de olsa, kallavi eleştiriler getirdikleri herkesin malûmudur.

Bu ve benzeri sınırların ışığında, ifade edilmelidir ki, Türkiye’nin harekâtına destek verenin de eleştiri getirenin de kimliği, kökeni veya kaynağı önemli değildir.

Haklılığımız ne birilerinin desteğiyle artar ne de birilerinin eleştirisiyle azalır.

Bu anlamda “Kim ne diyor?”, “O destek veriyorsa demekki böyledir” yahut “O eleştiriyorsa demekki şöyledir” demenin pratikte hiçbir karşılığı yoktur, olmayacaktır.

Ne var ki, oldum olası Türkiye’nin çok-boyutlu ve “ahtapot” misâli bir kamu diplomasisi yürütmesi gerektiğine inanmışımdır.

Türkiye’nin -gayrı-resmî ve sivil kanallar yoluyla- dünyanın her yerinde, her kesiminde ve her zaman “irtibat noktaları” olmalıdır.

Rusya böyle yapıyor. ABD böyle yapıyor. Çin böyle yapıyor. İsrail böyle yapıyor. Hatta İran bile böyle yapıyor.

Biz neden yapmayalım?

Türkiye’nin devlet aklının bu süreçlerden ilerisi için ders çıkarması zarurîdir.

Doğu Akdeniz’de ve dahi Suriye’de yaşadığımız yalnızlığın gelecekte ancak ve ancak herkesle yürütülecek derin bir diyalogla aşılabileceği açıktır.

Türkiye’nin bölgede ve dünyada Şiîler, Ezidîler, Kürtler, Araplar, Yahudiler, Ermeniler ve Rumlarla, Avrupa’da muhafazakârlar, sosyal-demokratlar, Yeşiller, sağ-sol popülistler ve milliyetçilerle, velhâsıl “iyi-kötü” yahut “dost-düşman” tasnifine doğrudan başvurmaksızın her yerde herkesle konuşabiliyor olması gerekmektedir.

Biz yine millî menfaatlerimizi tüm ihtişamı ve görkemiyle koruyalım ve gerekli adımları atalım.

Ama aynı zamanda konuşalım, anlatalım ve açıklayalım.

Büyük devletin, büyük dış politikası ancak böyle olur.

Sınırların olduğu yerde, fırsatların da olduğunu asla unutmayalım.

Sinan Baykent Siyaset Bilimci

https://www.independentturkish.com/node/81566/t%C3%BCrkiyeden-sesler/avrupa-milliyet%C3%A7ilerinden-ab%E2%80%99ye-bar%C4%B1%C5%9F-p%C4%B1nar%C4%B1-harekat%C4%B1-tepkisi-pani%C4%9Fe