30 Yıldan kalma konuları mı tartışacağız? Çözümün anahtarı daha fazla taviz Reviewed by Momizat on . Başaran Düzgün Bir itirafta bulunmalıyım ki, bu köşenin yazarının son zamanlarda yazmak istediği en son konu Kıbrıs sorunudur. Veya itirafımda daha öteye geçip Başaran Düzgün Bir itirafta bulunmalıyım ki, bu köşenin yazarının son zamanlarda yazmak istediği en son konu Kıbrıs sorunudur. Veya itirafımda daha öteye geçip Rating: 0
Buradasınız: AB Haber » Görüş / Makaleler » 30 Yıldan kalma konuları mı tartışacağız? Çözümün anahtarı daha fazla taviz

30 Yıldan kalma konuları mı tartışacağız? Çözümün anahtarı daha fazla taviz

Başaran Düzgün

Bir itirafta bulunmalıyım ki, bu köşenin yazarının son zamanlarda yazmak istediği en son konu Kıbrıs sorunudur.

Veya itirafımda daha öteye geçip de aslında asla yazmak istemediğim konu Kıbrıs sorunudur da diyebilirim.

Bunun nedenlerini sayfalar dolusu sıralayabilirim.

Ama elbette bunun benden gayrısı için bir anlamı yoktur.

Çünkü ortada adına “Kıbrıs sorunu” denilen bir konu vardır ve onlarca politikacı, yüzlerce diplomat, etki ve algı merkezleri ve daha önemlisi Kuzey’den ve Güney’den hatırı sayılır vatandaş grupları bu konuyla ilgilenmektedirler.

Ve görünen odur ki ilgilenmeye devam edeceklerdir.

İlgilerin son meşguliyeti de “Akıncı ile Anastasiadis’i sosyal bir yemekte buluşturalım” odaklıdır.

Bu konuda muvaffak da oldular ve iki lider 16 Nisan’da “sosyal bir yemekte” biraraya gelecekler.

Gelecekler de bu kez de “yemeğin gündemi ne olacak, neler konuşacaklar, yemek sonrası tutumları ne olacak” gibisinden bir hayli gerginlik konusu gündeme geldi.

Karşılıklı açıklamalar ve “laf sokmalar” gırla gidiyor.

Anlaşılan odur ki “iki Limasollu” Limasol muhabbetini çoktan tükettiler, çoluk çocuk muhabbetini de geçtiler, ne yiyelim-ne içelim mevzuu da artık açmıyor, konuşacak konuları Crans Montana denilen hezimetle sınırlı kaldı.

Eee o konunda da “sen suçlusun, yok yok sen suçlusun” demekten başka bir şey kalmadı geride.

“Yemeye-içmeye gidelim önce kavga edelim, sonra uzlaşalım ve dostluk tazeleyelim” de bir yöntemdir ama liderlerin böyle bir şey yapacak halleri de kalmadı.

Çünkü görüyoruz ki eski konuları ısıtıp ısıtıp kavga bahanesine dönüştürmeye başladılar.

Siyasal eşitlik mi, sayısal eşitlik mi?

Aman Allahım!

Denktaş ile Kipriyanu, Denktaş ile Klerides, Talat ile Hristofyas, Eroğlu ile Hristofyas bu konuyu binlerce kez görüşmüşler ve bir noktaya gelmişler diye biliyordum.

Bildiğim de 30 yıllık sürece denk düşer.

Şimdi, onlar 30 yıl geriye dönecekler de biz hala 30 yıldan kalma konuları mı tartışacağız?

Özür dilerim, benim yaşım ve takatim artık bunları tartışmaya müsait değildir.

Müsait olanlar buyursunlar tartışsınlar.

Bilmem anlatabildim mi niye Kıbrıs sorunu denilen mevzudan artık usandığımı.

Diplomatik kelimelerin arkasına sığınmayacağım.

Kendimi soyutlayıp “aslolan Kıbrıs Türklerinin çıkarlarıdır” da demeyeceğim.

Conflict resolution müritlerinin tuzağına bir kez daha düşeceğim ve “aslında taraflar daha fazla taviz vermezlerse bir anlaşmaya ulaşmak mümkün değildir” diyeceğim.

Ve, hazırda bekleyen tüm saldırı meraklılarının hakaretlerini göze alarak şunu önereceğim;

Türk tarafı daha fazla toprak teklif etmelidir. Örneğin Lefkoşa-Mağusa yolunun sınır olmasını önerebilir. (yüzde 25’e denk düşer).

Rum tarafı, eşitliğin olmazsa olmazı olan dönüşümlü başkanlığı kabul edip, Kıbrıs Türkünün kendi kendini yönetmesine saygı duyabilir.

Bir manga da olsa Türk askerinin sınırlı bir sürede kalmasını kabul edebilir.

Gerisi pazarlığa tabidir.

İşin üzünç yanı iki lider ve anavatanları bu noktada değildirler.

Öyleyse biz kendimizi niye üzelim “Kıbrıs sorunu” için.

Nihayette her canın da süreli bir ömrü vardır bu dünyada…

Bir itirafta bulunmalıyım ki, bu köşenin yazarının son zamanlarda yazmak istediği en son konu Kıbrıs sorunudur.
Veya itirafımda daha öteye geçip de aslında asla yazmak istemediğim konu Kıbrıs sorunudur da diyebilirim.
Bunun nedenlerini sayfalar dolusu sıralayabilirim.
Ama elbette bunun benden gayrısı için bir anlamı yoktur.
Çünkü ortada adına “Kıbrıs sorunu” denilen bir konu vardır ve onlarca politikacı, yüzlerce diplomat, etki ve algı merkezleri ve daha önemlisi Kuzey’den ve Güney’den hatırı sayılır vatandaş grupları bu konuyla ilgilenmektedirler.
Ve görünen odur ki ilgilenmeye devam edeceklerdir.
İlgilerin son meşguliyeti de “Akıncı ile Anastasiadis’i sosyal bir yemekte buluşturalım” odaklıdır.
Bu konuda muvaffak da oldular ve iki lider 16 Nisan’da “sosyal bir yemekte” biraraya gelecekler.
Gelecekler de bu kez de “yemeğin gündemi ne olacak, neler konuşacaklar, yemek sonrası tutumları ne olacak” gibisinden bir hayli gerginlik konusu gündeme geldi.
Karşılıklı açıklamalar ve “laf sokmalar” gırla gidiyor.
Anlaşılan odur ki “iki Limasollu” Limasol muhabbetini çoktan tükettiler, çoluk çocuk muhabbetini de geçtiler, ne yiyelim-ne içelim mevzuu da artık açmıyor, konuşacak konuları Crans Montana denilen hezimetle sınırlı kaldı.
Eee o konunda da “sen suçlusun, yok yok sen suçlusun” demekten başka bir şey kalmadı geride.
“Yemeye-içmeye gidelim önce kavga edelim, sonra uzlaşalım ve dostluk tazeleyelim” de bir yöntemdir ama liderlerin böyle bir şey yapacak halleri de kalmadı.
Çünkü görüyoruz ki eski konuları ısıtıp ısıtıp kavga bahanesine dönüştürmeye başladılar.
Siyasal eşitlik mi, sayısal eşitlik mi?
Aman Allahım!
Denktaş ile Kipriyanu, Denktaş ile Klerides, Talat ile Hristofyas, Eroğlu ile Hristofyas bu konuyu binlerce kez görüşmüşler ve bir noktaya gelmişler diye biliyordum.
Bildiğim de 30 yıllık sürece denk düşer.
Şimdi, onlar 30 yıl geriye dönecekler de biz hala 30 yıldan kalma konuları mı tartışacağız?
Özür dilerim, benim yaşım ve takatim artık bunları tartışmaya müsait değildir.
Müsait olanlar buyursunlar tartışsınlar.
Bilmem anlatabildim mi niye Kıbrıs sorunu denilen mevzudan artık usandığımı.

Diplomatik kelimelerin arkasına sığınmayacağım.
Kendimi soyutlayıp “aslolan Kıbrıs Türklerinin çıkarlarıdır” da demeyeceğim.
Conflict resolution müritlerinin tuzağına bir kez daha düşeceğim ve “aslında taraflar daha fazla taviz vermezlerse bir anlaşmaya ulaşmak mümkün değildir” diyeceğim.
Ve, hazırda bekleyen tüm saldırı meraklılarının hakaretlerini göze alarak şunu önereceğim;
Türk tarafı daha fazla toprak teklif etmelidir. Örneğin Lefkoşa-Mağusa yolunun sınır olmasını önerebilir. (yüzde 25’e denk düşer).
Rum tarafı, eşitliğin olmazsa olmazı olan dönüşümlü başkanlığı kabul edip, Kıbrıs Türkünün kendi kendini yönetmesine saygı duyabilir.
Bir manga da olsa Türk askerinin sınırlı bir sürede kalmasını kabul edebilir.
Gerisi pazarlığa tabidir.
İşin üzünç yanı iki lider ve anavatanları bu noktada değildirler.
Öyleyse biz kendimizi niye üzelim “Kıbrıs sorunu” için.
Nihayette her canın da süreli bir ömrü vardır bu dünyada…

Havadis Kıbrıs

Scroll to top